|
Edirnekapı'ya doğru yürürken, Sulukule bölgesinden
de geçebiliriz. Burada beşinci askerî kapı var. Eski
adı Pempton. Fetih sırasında adı Hücum Kapısı olmuş.
Şimdiyse Sulukule Kapısı olarak biliniyor.
Şehsuvaroğlu'nun Eremya'dan aktardığına göre, 17.
yüzyılda da burada çingeneler yaşarmış.
Edirnekapı'ya doğru yürürken, Sulukule
bölgesinden de geçebiliriz. Burada beşinci askerî
kapı var. Eski adı Pempton. Fetih sırasında adı
Hücum Kapısı olmuş. Şimdiyse Sulukule Kapısı olarak
biliniyor. Şehsuvaroğlu'nun Eremya'dan aktardığına
göre, 17. yüzyılda da burada çingeneler yaşarmış.
Edirnekapı, eski İstanbul'un yedi tepesinin en
yüksek olanı. Burada rakım yetmiş metreyi geçiyor.
Bizans dönemindeki adı Kharisios olmakla birlikte,
Edirne yolu buradan başladığı için aynı zamanda
Porta Adrianopoleos da deniyordu. Sur dışında,
başlıca Edirnekapı, Mevlevihane ve Silivrikapı'daki
mezarlıklar da Bizans döneminden beri vardı (şehir
dışındaki nekropolis geleneğinin devamı olarak).
Fatih Mehmet, fetih gerçekleştikten sonra, şehre
törenle, Edirnekapı'dan girmişti. Kapıya asılan
mermer levhada bu olay anlatılıyor, îç ve dış
kapılar arasında, bir kıyıda, gene bir yatır mezarı
görülüyor.
Edirnekapı çevresinde ve buradan Haliç'e doğru
yürürken çeşitli tarihî yapılar göreceğiz. Rum
Ortodoks Kiliseleri, hemen Edirnekapı meydanındaki
Aya Yorgi ile daha ilerideki Hançerli o kadar eski
değil. Buna karşılık Kariye, dünyaca ünlü. Sinan'ın
önemli eserlerinden Mihrimah da burada, şehrin en
yüksek tepesinde.

Surlara paralel dar sokakta
ilerlerken, solumuzda, küçük bir park içinde, Tekfur
Sarayı'nı (Porphyrogenetus) göreceğiz. Bu sarayın
Bizanslı geçmişi hakkında fazla bir şey bilinmiyor.

Surlara paralel dar sokakta ilerlerken,
solumuzda, küçük bir park içinde, Tekfur Sarayı'nı (Porphyrogenetus)
göreceğiz. Bu sarayın Bizanslı geçmişi hakkında
fazla bir şey bilinmiyor. Paleologlar zamanında,
yani 13. ve 14. yüzyıllarda yaptırıldığı tahmin
ediliyor. Çok yakınında, bugün pek az izi kalan, ama
Haçlı işgalinden sonra Bizans imparatorlarının
ikametgahı olduğu bilinen Blaherne sarayı olduğuna
göre, onun bir eki olarak da yapılmış olabilir.
Tekfur Sarayı'nın sokağa bakan dış duvarında,
önündeki koca ağacın yaprakları arasından biraz zor
seçilen sevimli bir balkonu var. Ama asıl iç tarafı
güzel (parmaklıklı kapının anahtarı orada oturan bir
kadında-bu iyi huylu kadını bulursanız, kapıyı
açtırabilirsiniz). Eskiden ne durumda olduğunu
tahmin etmesi güç bir açıklığa bakan, üç katlı
olduğu anlaşılan bir bina. Son dönem Bizans
süslemeciliği tarzında, kırmızı tuğla ve beyaz
mermerle yapılmış geometrik desenleri var. Dış
duvara tahta bir merdivenle tırmandıktan sonra, sur
dışına bakan kulenin içini de görebiliyorsunuz.
Bu saray fetihten sonra bir süre filler ve
zürafalar gibi eksotik hayvanların beslendiği ahır
olarak kullanılmış. Summer-Boyd ile Freely, Fynes
Morrison adlı bir gezginin 1579 tarihinde, kendisini
yalamaya çalışan zürafadan söz ettiği bir kaynaktan
alıntı veriyorlar. Daha sonraları saray bir çini
imalathanesi haline geliyor, İznik çiniciliği
yozlaştıktan sonra, 18. yüzyılda, onlar kadar
olağanüstü güzel olmayan Tekfur Sarayı çinileri
ortaya çıkmış. Haliç'teki Ferruh Kethüda Camii'nden
Silivrikapı'daki İbrahim Paşa Camii'ne kadar birçok
yerde bu çinileri görmek mümkün.
Ancak sarayın çini imalathanesi olması da uzun
sürmüyor. Zamanla ara katları da yıkılıyor. Bir ara,
Robert College için yer aranırken, burası da
düşünülmüş, ama vazgeçilmiş.
Tekfur Sarayı ile birlikte Theodosius surları da
bitiyor. Daha doğrusu, Theodosius surları oldukça
düz bir çizgi halinde Haliç'e kadar uzanırken, bir
nedenle Manuel Komnenos bu bölgede yeni bir surla
batıya doğru bir çıkma meydana getirmiş. Komnenos'un
surları bütün surların en güçlü kısmı kabul
edilebilir. Bu bölgede, kara surlarının son kamusal
kapısı olan Eğrikapı'ya geliyoruz. Eski adı
Kaligaria; "Çarıkçı" anlamına geliyor, çünkü burada
çarık imalathaneleri varmış. Söylentiye göre son
imparator Konstantin Oragazes'in son görüldüğü yer
de burası.

kara surlarının son kamusal
kapısı olan Eğrikapı'ya geliyoruz. Eski adı
Kaligaria; "Çarıkçı" anlamına geliyor, çünkü burada
çarık imalathaneleri varmış...

Eğrikapı gene sevimli, pitoresk kapılardan.
Kemerinin iç kısmında ahşap malzeme de kullanılmış,
şimdiki durumunda. "Eğrilik" kapının kendinde değil.
Eski bir Arap kuşatmasında şehit düşenlerin
mezarları, 18. yüzyılda burada keşfedilince, Kızlar
Ağası Beşir Ağa kapının hemen dışına bir türbe
yaptırmış, böylece yol "eğrilmiş" (Beşir Ağa'nın
Cağaloğlu'nda, Vilayetin karşısında bir de camisi
vardır).
Eğrikapı yatır bakımından oldukça zengin. Sur
dışında zaten mezarlık ve kapıya bitişik olanın
ötesinde bir başka açık türbe var. Kapının içinde
ise daha popüler bir yatır izlenimi veren "Kesik
Baş"ın mezarı duruyor.
Eğrikapı'dan sonra, Blaherne Sarayı'nın terasına
geliyoruz. Ama burada saraydan pek bir eser
kalmamış. Buradaki İzak Angelos kulesinin, sarayın
bir parçası olduğu tahmin ediliyor. Gene tahminlere
göre, hemen yanındaki kule, zindanıyla ünlü Anemas
kulesi olmalı. İzak Angelos'ta bazı mermer
sütunların tonoz olarak kullanıldığı görülüyor.
Yüksek olduğu için, sur dışına bakan yanında manzara
güzel. Anemas kulesi olduğu söylenen öteki kulenin
dehlizlerini gezmek için buraya kuvvetlice bir el
feneriyle gelmeniz gerekiyor. İki kule yer altında
birleşiyor ve ayrıca oldukça derinlere inen
dehlizler var. Burada, altta, sarayla ilgili olduğu
düşünülen, şimdi örülü durumda, Gyrolimnos kapısı
var.
Kulelerin bulunduğu, bir zamanlar Blaherne'nin
merkezî bir parçası olduğunu tahmin edebildiğimiz
terasta ise şimdi ilginç bir cami görüyorsunuz; İvaz
Efendi Camii. Sinan'ın olduğu söylenen ama Sinan'ın
tezkiresinde adı geçmeyen bu caminin girişi
alışıldığı üzere ortada değil, iki yanda iki dar
kapısı var. Minaresinin yeri de olağandışı.
Böylece kara surlarını ve kapılarını bitirdik.
Şimdi Haliç'e devam edeceğiz (sahiden yürüyor olsak
halimiz kalmazdı, ama geziyi "kağıt üstünde"
yaptığımıza göre sorun yok). Haliç'te çoğunun yeri
bile belirsizleşmiş birçok kapı vardı. Ama bunlar,
kara tarafındakiler gibi, şehri başka merkezlere
bağlayan yolların kapıları değildi. Şehir halkının
deniz kenarına inmesini sağlıyordu. Haliç, hele ağzı
zincirle kapatıldıktan sonra, Bizanslılar için
görece güvenli bir bölgeydi. Bu nedenle buradaki
surların sağlamlığı çok fazla önemli değildi. Haliç
surları 5230 metredir (Sarayburnu'na kadar) ve arada
110 kadar kule bulunan tek bir duvardır. Kara
surlarındaki gibi hendek, iç ve dış duvar sözkonusu
değildir. Bugün en fazla yok olmuş durumdaki surlar
da bunlardır.

Haliç'te çoğunun yeri bile
belirsizleşmiş birçok kapı vardı. Ama bunlar, kara
tarafındakiler gibi, şehri başka merkezlere bağlayan
yolların kapıları değildi. Şehir halkının deniz
kenarına inmesini sağlıyordu.

Bizans zamanındaki kapıları kısaca sıralayahm:
Kiliomeni (Ayvansaray Kapısı), Kynegoi, Basilike (bu
son ikisinden biri Balat Kapısı olabilir). Aya
Prodromou, Diplophanarios ve bugünkü Fener Kapısı,
Aya Theodosia, Peges, Cibali Kapısı (Platea), Ayazma
Kapısı, Drungari (Odun Kapısı), Cornibus (Zindankapı),
Perama (Balıkpazarı), Porta Hebraica (Çıfıt Kapısı),
Hikanatisse, Porta Veteris Rectoris, Eugenios Kapısı
ya da Marmora Porta (Mermer Kapı).
İstanbul üçgeninin kuzey köşesini kaplayan
Blaherne, adını değişik şekillerde o çevreye vermiş.
Türkçe Ayvansaray'ın "saray"ı herhalde Blaherne'yi
anlatıyor. Öte yandan, komşu semt Balat'ın adı da,
saray anlamına gelen Palation'un bozulmuş şekli.
Aya Prodromou, adını, civarda bulunan, şimdi izi
kalmamış bir kiliseden alıyordu (Prodromos: "önceden
gelen", İsa'yı vaftiz eden Yahya'nın sıfatıdır).
Bugünkü Fener'in önünde, Petrion adında, bağımsız
denebilecek bir kale vardı. Tepedeki Yavuz Selim'den
aşağı uzanan kayalıktan ötürü buraya "petre" (taş)
adı verilmişti. 1203'teki Haçlı kuşatmasında
Venedikliler gemilerinin burunlarını Petrion'a
dayamış, yaşlı ve kör komutan Doge Dandalo da
bayrağı buraya dikmişti. Oldukça sağlam bir kale
olduğu halde, bir yıl sonraki Haçlı kuşatmasında ilk
gedik veren ve şehrin ele geçmesine yol açan yer
gene Petrion oldu. Ama Fatih'in kuşatmasında Petrion
kahramanca dayandığı için Fatih de bu bölgeyi
yağmalatmamıştı. Bu bağımsız kalenin Sidera Pyle
(demir kapı) adlı ayrı bir kapısı vardı. Şimdi bu
çevrede Petrion'un da eseri yok. |
|
|
| Aya
Theodosia, bugün Gül Camii olan kiliseydi ve surdaki
kapı da onun adını taşıyordu. Haliç'teki kapılar
arasında bir tek Yeni Aya Kapı, bir kapı olarak
duruyor ki, o da zaten fetihten sonra, Osmanlı
nüfusun geçişini kolaylaştırmak için inşa edilmişti.
Aya Theodosia, bugün Gül Camii olan kiliseydi ve
surdaki kapı da onun adını taşıyordu. Haliç'teki
kapılar arasında bir tek Yeni Aya Kapı, bir kapı
olarak duruyor ki, o da zaten fetihten sonra,
Osmanlı nüfusun geçişini kolaylaştırmak için inşa
edilmişti. Bir de, gene harap durumda, Cibali Kapısı
var.
Söylentiye göre Cibali, "Cebe Ali"nin kısalmış
şekli. Bir derviş ve Şeyh olan Cebe Ali, Fatih
ordusunda ekmekçibaşılık yapmakta ve işini hiç
aksatmamaktaymış. Yurt Ansiklopedisi efsaneyi şöyle
anlatıyor: "Fatih, gemileri karadan denize
indirdiğinde Cebe Ali bu gemilere binmez. Üç yüz
Zeyni fakiriyle postlarını denize yayar, def ve
kudüm eşliğinde denize açılırlar. Bunu gören
Bizanslılar korkuyla kaçışırlar. Günümüzde Cibali
Kapısı'nın bulunduğu yere geldiklerinde surlara
saldırır ve kente girerler."
Zindankapı
da yok. Ama onunla ilgili bir kalıntı, Bedrettin
Dalan'ın buldozerlerinden sonra da yerinde duruyor.
Bu Eminönü Yemiş iskelesinin hemen başındaki, "Baba
Cafer Zindanı" adıyla bilinen kule. Buradaki kapı
da, bu kule nedeniyle Zindankapı diye anılmıştı.
Söylentiye göre Cafer Baba Harunreşid'in elçisi
olarak Bizans'a gelmiş, ama bilinmeyen bir nedenle
hapse atılmış ve hapiste ölmüş. Kulenin
Bizanslılardan sonra Türkler tarafından da hapisane
olarak kullanıldığı tahmin ediliyor. Yetmişteki
Drungari (Odun Kapısı) yıllar öncesinde bir hayli
perişan bir yıkıntı halinde duruyordu. Yakınlarda
görmedim, ama Dalan operasyonuna -yetişebildiyse-
göğüs gerdiğini sanmıyorum.
Perama, şimdi karşı kıyıya dolmuş sandallarının
-ve Kadıköy'den gelen motorların- yanaştığı
yerdeymiş. Daha Bizans döneminde bile bu sandal
trafiğinin varolduğunu İslam Ansiklopedisi yazıyor.
Çıfıt Kapısı, şimdiki Yenicami'nin bulunduğu
yerdeydi. Fetihten önce İstanbul'un Yahudi nüfusunun
çoğunluğu bu bölgedeydi. Daha sonra Hasköy ve
Balat'a gittikleri halde, hakaretamiz "Çıfıt" adı bu
yörede kalmış. Karşı kıyı, yani Karaköy, üstü daha
örtülü bir Yahudi izi taşıyor olabilir. Çünkü
Osmanlıların İspanya'dan getirttiği Safarad'lardan
önce, Bizans'ta, Karayim Yahudileri oturuyordu (Karayköy-Karaköy).
Neorion'un bugünkü Bahçekapı olduğu sanılıyor.
Hikanatissa kapısının yeri bilinmiyor. Porta
Rectoris, bugünkü Sirkeci araba vapuru iskelesinin
bulunduğu bölgedeydi. O dönemde orada Latinler
oturduğu için adı böyleydi. Eugenios ya da Mermer
Kapı ise Sarayburnu'na varmadan son kapıdır.
Buralardaki Kentenarion adlı yapı ile karşı kıyıda,
şimdi Yeraltı camii olan kule arasında, Haliç'in
koruma zinciri çekilir ve uçları bu binalara
bağlanırdı. |
|
|
Şimdi Belgrad Kapısı'ndan, Silivrikapı'ya
doğru yola çıkıyoruz. Bu sefer sur üstünden yürümek biraz daha
zor ve maceralı. Çünkü iç taraftan tırmanmaya çalıştığmızda,
bostanlar yolu tıkıyor. Gene de, bostan sahipleri turistik
çabanıza saygı duyup izin verebilirler.
Şimdi Belgrad Kapısı'ndan, Silivrikapı'ya doğru yola
çıkıyoruz. Bu sefer sur üstünden yürümek biraz daha zor ve
maceralı. Çünkü iç taraftan tırmanmaya çalıştığmızda, bostanlar
yolu tıkıyor. Gene de, bostan sahipleri turistik çabanıza saygı
duyup izin verebilirler. Gelgelelim, bizimkiler yabancıların her
yere tırmanmasına anlayış gösterdikleri halde, kendi
yurttaşlarının buralarda cambazlık etmesine anlam veremiyorlar.
Dış taraftan yürünebilir -yoğun trafik gürültüsü işitmezlikten
gelinerek- ama buradan da sur üstüne tırmanmak imkansız değilse
de zor. Oysa bu bölgede de surlar, iç ve dış duvarlar, sayıları
-Yedikule-Belgrad Kapısı arasındaki gibi- on civarında olan
kuleleri sağlam.
Silivrikapı, şimdiye kadar gördüklerimizin en sevimlisi. Kamu
kapılarından biri olduğu için iç ve dış kapıları var. Bu iki
kapı arasında da şirin bir ahşap ev göreceksiniz. Yer yer de
teneke parçalarıyla takviye edilmiş. Ama cumba pencereleri
kafesli, ayrıca saksılı. İç kapının kemerinden, bir eski zaman
güllesi sarkıtılmış.
Bizans döneminde bu kapının adı Peges'miş. Balık anlamına
geliyor. Bu da, az ilerideki Balıklı kilisesinden ötürü.
Bizans'ın en önemli ayazmalarından biri üstüne kurulu bu
kilisenin şimdiki binaları oldukça yeni. Ayazmasının
balıklarından daha ilginç yanı, arkasındaki Patrik mezarları
(çoğu Patrikler burada gömülü) ve ön avlusundaki. Yunanca
harfli, Türkçe sözlü "Karamanlı" mezarları.

Rahip tavada balık pişirirken,
İstanbul'un fethedildiği haberi gelince balıklar tavadan
zıplayıp havuza atlamışlar. Hikayenin temeli, balıkların yalnız
bir yanlarının benekli olmasına dayanıyor (bu ne kadar
doğruysa!).

Ayazmanın bir hikayesi var. Rahip tavada balık pişirirken,
İstanbul'un fethedildiği haberi gelince balıklar tavadan
zıplayıp havuza atlamışlar. Hikayenin temeli, balıkların yalnız
bir yanlarının benekli olmasına dayanıyor (bu ne kadar
doğruysa!). Gelgelelim, bu Türk-sever balıklar ya da onların
torunları 6 Eylül'de zıplayacak yer bulamadan yok edilmişler.
Şimdi ayazmada bildiğimiz kırmızı süs balıkları var.
Balıklı, sur dışında, mezarlıkların içinde. Buraya kadar
gelmişken, turu biraz uzatıp kapıdan içeri girebilir ve Sinan
yapısı İbrahim Paşa Camii'ne de bakabilirsiniz. Onarım isteyen
bu cami oldukça güzel bir yapı.
Silivrikapı'nın Bizans tarihinde en şanlı anı, gene Latin
istilasıyla ilgili. Paleologos gelip zafer alayıyla Yaldızlı
Kapı'dan girmeden önce, asıl zaferi onun komutanı Aleksius
Strategapulos kazanmış. Haçlı ordusunun büyük kısmının sefere
çıkmasından yararlanarak küçük bir birlikle bu kapıdan girmiş ve
şehri geri almıştı. 1422'de II. Murat şehri kuşattığında
çadırını Balıklı ayazması yakınlarına kurmuştu.
Bu kapıda da iki yatırla karşılaşıyoruz. Biri, IV. Murat'ın
Bağdat'ı aldığını rüyasında görmüş ve müjdeyi verdikten sonra
kendini surdan aşağı atmış. Karşıda ise Fatih'in askeri olduğu
iddia edilen Elekli Dede'nin mezarı var. Cumhuriyet'in
dergisinde, bu yakınlarda bu Dede'nin asker filan olmayıp,
çevrenin bir meczubu olduğunu anlatan bir yazı yayımlanmıştı.
Aslında İstanbul'daki yatırların çoğu, sonradan, genellikle
de birilerinin gördüğü rüyalar sonucu keşfedilmiştir. İşin
tuhafı, birçok yatırın bulunması II. Mahmut zamanındadır. Birçok
önemli alanda geleneksel hayat tarzının akışını koparan bu
Padişah, belki de böylece eksilen maneviyatı yeni -ve zararsız-
yatırlarla dengelemeye çalıştı.
Silivrikapı'dan sonra surların bir hayli yıkık durumda
olduğunu görüyoruz. Arada ayakta kalmış kısım görseniz de
çıkmayın, çünkü bir süre sonra geçit kalmıyor. Büyük kapılardan
Mevlevihane Kapı'ya gelmeden önce, şimdi örülü durumda olan
üçüncü askerî kapının önünden geçeceğiz. Burada Bizans zamanında
II. Theodosius'un heykeli dikiliymiş. Eski adıyla Rhegium,
bugünkü adıyla Mevlevihane (ve bazen Mevlana) Kapı, gene bir iç
ve bir dış kapıdan oluşuyor. Sümbül Efendi'nin (onun mezarı Koca
Mustafa Paşa'da) damadı Merkez Efendi burada bir tekke kurduğu
için Osmanlı döneminde bu adı almış.
Rhegium, Bizans Hipodromunun ünlü taraftar gruplarından
Kırmızılar'ın kapısıydı. Dış kapıda bir de Yunanca yazıt var.
Theodosius surlarının bu kısmının imparator Justin ve karısı
Sophia ve ayrıca komutan Narses tarafından tamir ettirildiğini
anlatır. Şehsuvaroğlu da Rhegium hakkında şu bilgiyi veriyor:
"912'de, Hıristiyan olmadıkları için Eyüp taraflarında oturtulan
Rusların şehre girmek hakları olduğunu göstermek üzere reisleri
Ayioz bu kapıya kalkanını asmıştır."
Mevlevihane Kapı'dan Topkapı'ya doğru sur üstünden
yürüyebilirsiniz. Yalnız, asıl Topkapı'ya gelmeden Millet
Caddesi'nin açıldığı yer karşımıza çıkacak. Buradan aşağıya
atlayarak inmeniz gerekiyor. Gene de, caddeden karşıya geçmek
için göstereceğiniz maharet daha fazla olmalı.
Öbür tarafta, durakların olduğu meydanda, eski adıyla Haghios
Romanos, bugünkü adıyla Topkapı karşınıza çıkacak. Burada,
tarihseverlik duygulannızı uzun süre ayakta tutmanız güç
olabilir. Çünkü "bugün" olanca gücüyle önünüzde, arkanızda,
çevrenizde. Çevrede yatır da yok; var idiyse bile şimdiye kadar
çoktan çiğnenmiş olmalı.

912'de, Hıristiyan olmadıkları için Eyüp
taraflarında oturtulan Rusların şehre girmek hakları olduğunu
göstermek üzere reisleri Ayioz bu kapıya kalkanını asmıştır.

Topkapı, İstanbul'un kuşatılması sırasında stratejik bir
noktaydı. Fatih karargahını burada kurmuş, ağır toplarını da
Topkapı'ya doğrultmuştu. Zaten Topkapı adı da buradan geliyor.
Silivrikapı'daki gibi burada da fetih çağından kalma gülleler
kapıya asılmış durumda.
Zorunlu geçit yeri olarak kapıların günlük hayatı
belirlemelerine değinmiştim. Çevre sokakların belli bir yöne
doğru akışı, bazan kapı artık kalmadığı zaman dahi bir vakitler
orada bir kapı bulunduğunu gösterir. Balat, Fener böyledirler.
Daha büyük ve önemli kapılar ise yalnız o çevrenin değil, ta
içlere kadar uzanan yolların da belirleyicisi olurlar. Topkapı
ve Edirnekapı, bugün olduğu gibi Bizans çağında da, o zamanki
adı Forum Boris olan Aksaray'la bağlantılı yolların geçtiği
kapılardı.
Şehrin ana caddesi olan Meşe (merkez), Sultanahmet-Ayasofya
yöresinden başlayıp batıya uzanırken, bazı kavşaklarda "Y"
harfini andırır şekilde iki kola ayrılıyordu. Böylece, Meşe'nin
güneye ayrılan kolu Yaldızlı Kapı'ya, kuzeye ayrılan kolu da
Edirnekapı'ya çıkıyordu. Bugün üzerinden gidip geldiğimiz ana
caddeler, Bizans zamanında da aşağı yukarı aynı yerdeydiler.
Bugünkü Vatan Caddesi'nin uzandığı yerde o zamanlar Lykos
deresi akıyordu. Aksaray'a vardıktan sonra suyu çevre
sarnıçlarda toplanıyordu. Zamanla dere kuruyunca, yatağı, bir
yolun doğal güzergahı oldu. Dere yatağının alçaklığı, aynı
zamanda savunmada da zayıflık yaratıyordu. Fatih de bu nedenle
Topkapı-Edirnekapı arasını merkez seçmiş, nitekim sonunda şehre
ilk bu bölgeden girilmişti |
|
|
Haliç'te pek fazla duvar ve hemen hemen hiç kapı
kalmadığı için, bu yolculuğumuz kağıt üzerinde bile pek fazla sürmedi. Şimdi
Marmara surlarına ve kapılarına geçiyoruz. Ama buradaki yolumuz çok daha
uzun olduğu halde, görecek kapılar gene çok fazla değil.
Haliç'te pek fazla duvar ve hemen hemen hiç kapı kalmadığı için, bu
yolculuğumuz kağıt üzerinde bile pek fazla sürmedi. Şimdi Marmara surlarına
ve kapılarına geçiyoruz. Ama buradaki yolumuz çok daha uzun olduğu halde,
görecek kapılar gene çok fazla değil.
Yunanca adıyla Demetrios burnundan (Sarayburnu) Yaldızlı Kapı'ya kadar,
8260 metrelik sur var. Haliç'tekiler gibi bunlar da tek bir duvar halinde
uzanıyordu. Haliç'tekinden belki biraz farklı olarak, bu surların mümkün
olduğu kadar denize yakın olmasına çalışıldığı anlaşılıyor. Bu, gemiyle
kuşatmaya gelecek askerlerin, fazla yayılacak kadar kara bulamamasını
sağlamak içindi.
1871'de yapılan demiryolu, deniz kenarından geçtiği için, Marmara
sularıyla rekabet halinde ilerledi. Pek çok yerde, o güne kadar zamana
dayanmış duvar parçalan, demiryolu inşaatına yol açmak için yıkıldı.
Özellikle Sirkeci'ye yaklaşırken, yıkım fazlalaşır. Demiryoluna kurban giden
ilk kapı, Sarayburnu'nun çok yakınında, çeşitli adlarla (Adalar Kapısı, Bey
Kapısı, Şark Kapısı vb.) bilinen Aya Barbara kapısıydı. Daha güneyde
Değirmen Kapısı vardı. Bunun da, sonraki Demirkapı'nın da, Bizans çağındaki
adları bilinmiyor. Surların bu bölgesinin üst kısmında, hayli görkemli olan
Manganalar Sarayı vardı. Bugün buralarda gördüğümüz yüksek ve kalın
duvarlar, herhalde bu sarayı desteklemek için yapılmıştı. Surların içinde,
Freely ve Sumner-Boyd'un Philanthropus sıfatıyla andıkları bir kilise ya da
islam Ansiklopedisi'nin Khristos Manastırı dediği binanın kalıntıları var.
Prof. Semavi Eyice'den öğrendiğime göre ellili yıllarda bir Kayserili burada
tarihî atmosferi olan bir lokanta açmak için yetkililerden izin istemiş.
"Tarihî eserde lokantanın ne işi var?" gerekçesiyle reddedilmiş. Tarihî
eserde yemek yemek, soylu nedenlerle reddedilmiş olduğu halde, yeme ve
içmenin hiç de soylu olmayan sonuçları şimdi bu yıkıntının içini doldurmuş.
Çevrede ne olduğu pek bilinmeyen daha birçok kalıntı var. Bir kısmı da
askerî bölgede olduğu için görülemiyor.
Mangana Sarayı'nın altında, III. Murat'ın pek sevdiği İncili Köşk'ün
yıkıntısı var. Sultan, son günlerini mermerden yapılma bu köşkte geçirirken,
seferden dönen donanma kuru sıkı top atışıyla onu selamlamaya kalkışınca
köşkün tavanı sultanın ve çalgıcıların üstüne çökmüş.

Mangana Sarayı'nın altında, III. Murat'ın pek
sevdiği İncili Köşk'ün yıkıntısı var. Sultan, son günlerini mermerden
yapılma bu köşkte geçirirken, seferden dönen donanma kuru sıkı top atışıyla
onu selamlamaya kalkışınca köşkün tavanı sultanın ve çalgıcıların üstüne
çökmüş.

Gene buralardaki bir girintiden içeri kıvrıldığınızda, Topkapı Sarayı'nın
duvarlarıyla Marmara surlannın birleştiği noktayı görüyorsunuz. Kulelere,
Cankurtaran spor kulübünün futbol sahasından geçerek tırmanabiliyorsunuz. Bu
çevrede, adı şimdi bilinmeyen dört tane daha Bizans Kapısı bulunduğunu
öğreniyoruz.
Ahırkapı'nın pek kapılık hali kalmamış. Demiryolunun altından bir
geçitle, iç taraf, sahil yoluna bağlanıyor. Buranın Ahırkapı olmasının
hikmeti de, Topkapı Sarayı ahırlarının burada bulunması. Daha önce, Bizans
imparatorlarının ahırları da buradaymış.
Ahırkapı'dan Kumkapı'ya doğru yürürken surların görünüşünde bir
değişiklik göze çarpıyor. Geniş pencereler, pervazlar, duvarda süslemeler
beliriyor. Burası, Bizans imparatorlannın 1204 Haçlı işgaline kadar
kullandığı Bukoleon Sarayı'nın kalıntısı. Burada Porta Leonis adlı bir kapı
varmış; yani, Aslanlı Kapı -çünkü, şimdi Arkeoloji müzesinde bulunan iki
aslan heykeli kapının denize açılan yanını süslüyormuş. Porta Leonis'in
açıldığı yer, sarayın küçük özel limanı oluyor. Kapının bugünkü adı,
Çatladıkapı. Muhtemelen bir deprem sonrasında bu ad takılmış olmalı. Toprak
düzeyi yükseldiği için, kapı fazla yüksek görünmüyor. Ama yapraklı
kabartmalarıyla, Jüstinyen'in armasıyla, bir zamanların oldukça görkemli bir
yapısı olduğu anlaşılıyor.
Biraz ileride, sur içinde Küçük Ayasofya'yı (Aziz Sergius ve Bakhus
Kilisesi) görüyoruz. Onun yanında da küçük ve onarım görmüş bir kapı var.
Bu, eskinin Sideroporta'sı (Demir Kapı) olabilir.
Sur içinde, bugün Kadırga ve Cinci meydanlarının bulunduğu alan, Bizans
zamanında denizdi, limandı ("Kadırga" adı da bunu hatırlatıyor). Yaptıran
imparator ve karısının adlarıyla Julianos veya Sophianos adlarıyla
anılıyordu. Hemen ileride, bugünkü Kumkapı'nın bulunduğu yerde de, biraz
daha geniş olan Kontoskalion limanı vardı. Bu limanlar hep surlarla
korunmuştu ve tabiî hepsinin çeşitli kapıları vardı; ama şimdi eski adları
da, yerleri de bilinmiyor. Kumkapı, herhalde Türklerin kullandığı bir
kapıydı.
Kumkapı'ya gelmişken, kapıyı andırır tek yer olan demiryolu altındaki
geçitten içeri girip, herhangi bir meyhaneye oturup, bir iki kadeh içkinin
yardımıyla Bizans kapılarını hayal etmek de mümkün.

Ahırkapı'dan Kumkapı'ya doğru yürürken surların
görünüşünde bir değişiklik göze çarpıyor. Geniş pencereler, pervazlar,
duvarda süslemeler beliriyor. Burası, Bizans imparatorlannın 1204 Haçlı
işgaline kadar kullandığı Bukoleon Sarayı'nın kalıntısı. Burada Porta Leonis
adlı bir kapı varmış; yani, Aslanlı Kapı...

Kumkapı ile Yenikapı arasında bir başka küçük liman, Kaisariou vardı. Ama
asıl büyük liman, bugün Yenikapı dediğimiz bölgedeki Eleuterius ya da
Theodosius limanıydı. Yukarıda sözünü ettiğim Lykos deresinin sürüklediği
toprak, bu limanın dolmasının başlıca sorumlusudur. Bizanslılar limanı
korumak için bu birikintileri temizliyorlardı. Osmanlılar ise, hangi nedenle
olduğu bilinmez, Marmara kıyısındaki bu küçük limanlara fazla önem
vermediler. Belki de denizden toprak kazanmayı kar saydılar.
Yenikapı'yla ilgili folklorik bir hikaye, Yurt Ansiklopedisi'nde yer
alıyor. Tebdil gezen IV. Murat'ı, remilci Üsküdarlı Ahmet Ağa tanır.
Padişah, "Şimdi bir remil daha at bakalım, ben İstanbul'un hangi kapısından
gireceğim?" diye emir verir. "Adam remilini atar, bu kez hemen söylemez, bir
kağıda yazıp Padişah'a uzatır. Kağıdı kapıdan geçtikten sonra okumasını rica
eder. Padişah kağıdı cebine koyar, kayığın kıyıya çekilmesini buyurur.
Karşısına gelen sur bedeninde nöbet tutan dizdara, hemen bulunduğu yerden
bir kapı açılmasını buyurur. "Kapı açılıp, padişah bu kapıdan kente girince,
kağıdı çıkarır ve okur. Kağıtta: "Padişahım, yeni kapımız hayırlı olsun"
yazılıdır."
Yenikapı'yı da geçtikten sonra, Samatya'ya geliyoruz. Buralarda surlar
yer yer ayakta. Kimi zaman, deniz tarafında oldukça sağlam kalmış surlar
görüyorsunuz. Eski Samatya Kapısı bir kapı olarak artık yok. Ama gene
demiryolu altındaki geçit, iç taraftaki sokakların durumu, buranın orası
olduğunu anlatıyor. Bu bölgede eski haliyle duran tek kapı, Bizans
dönemindeki adı bilinmeyen Narlıkapı. Narlıkapı'dan sonra, surlar yer yer
devam ediyor ve nihayet yola çıktığımız ilk nokta olan Mermer Kule'ye
geliyoruz. Bu arada kapı yok; muhtemelen Bizans çağında da yoktu.
Eski İstanbul'un kapılarıyla ilgili gezintimiz böylece sona eriyor.
Not: Bir eski kapı kalıntısı da Cenevizlilerin Galata'sında vardı. Galata
surlarının ayakta kalan tek kapı kalıntısı, Arap camii yakınlarındaki
Yanıkkapı. Azapkapı adı da, bir başka kapının anısını dilde yaşatıyor.
Kaynaklar:
İslam Ansiklopedisi
Yurt Ansiklopedisi
H. Summer-Boyd ve J. Freely, Strolling through İstanbul
Ç. Gülersoy, Guide d'Istanbul
H. Şehsuvaroğlu, Asırlar Boyunca İstanbul.
Murat Belge
Tarih ve Toplum Dergisi, Cilt:6, s.214-221
İletişim Yayıncılık T: (0212) 520 14 53 |