İSTANBUL HİKAYELERİM
WEB SİTEME HOŞ GELDİNİZ

3 EYLÜL 2006 DAN İTİBAREN
İSTANBUL KAPILARI

KARA TARAFINDAKİLER HALİÇ TARAFINDAKİLER MARMARA TARAFI
01 . YALDIZLI KAPI 01 . AHŞAP KAPI 01 . YALI KÖŞKÜ KAPISI
02 . KÜÇÜK YALDIZLI KAPI 02 . AVCILAR KAPISI 02 . TOPKAPI SARAY KAPISI
03 . YEDİKULE KAPISI 03 . BALAT KAPISI 03 . DEĞİRMEN KAPSISI
04 . BELGRAD KAPISI 04 . FENER KAPISI 04 . DEMİR KAPISI
05 . SİLİVRİ KAPISI 05 . PETRİ KAPI 05 . GÜLHANE KAPISI
06 . MEVLEVİ HANE KAPISI 06 . AYA KAPISI 06 . AHIR KAPI
07 . TATETARTOS KAPISI 07 . YENİ AĞA KAPISI 07 . JÜSTİNYANOS KAPISI
08 . TOPKAPISI 08 . CİBALİ KAPISI 08 . ÇATLADI KAPISI
09 . SULUKULE KAPISI 09 . UNKAPANI KAPISI 09 . KUM KAPISI
10 . EDİRNE KAPISI. 10 . AYAZMA KAPISI 10 . LANGA KAPISI
11 . CANBAZHANE KAPISI 11 . ODUN KAPISI 11 . YENİ KAPI
12 . KOSTANTİNOS KAPISI 12 . ZİNDAN KAPISI 12 . İKİ KAPI
13 . EĞRİ KAPI 13 . BALIKPAZARI KAPISI 13 . DAVUD PAŞA KAPISI
14 . AYVANSARAY KAPISI 14 . ÇIFIT KAPISI 14 . SAMATYA KAPISI
15 . GÜMÜŞ KAPI 15 . BAHÇE KAPISI 15 . NARLI KAPISI
16 . KİLİYOMENİ KAPISI 16 . HİKANTANİSA KAPISI 16 . DEBBAĞHANE KAPISI
17 . AYAS KOLİNİKOS KAPISI 17 . SİRKECİ KAPISI  
BUNLARIN DIŞINDA ADLARI BİLİNMEYEN TAHMİNEN YERLERİ BİLİNEN BİR ÇOK KAPI DAHA BULUNMAKTADIR.
İstanbul Kapıları
 
Edirnekapı'ya doğru yürürken, Sulukule bölgesinden de geçebiliriz. Burada beşinci askerî kapı var. Eski adı Pempton. Fetih sırasında adı Hücum Kapısı olmuş. Şimdiyse Sulukule Kapısı olarak biliniyor. Şehsuvaroğlu'nun Eremya'dan aktardığına göre, 17. yüzyılda da burada çingeneler yaşarmış.

Edirnekapı'ya doğru yürürken, Sulukule bölgesinden de geçebiliriz. Burada beşinci askerî kapı var. Eski adı Pempton. Fetih sırasında adı Hücum Kapısı olmuş. Şimdiyse Sulukule Kapısı olarak biliniyor. Şehsuvaroğlu'nun Eremya'dan aktardığına göre, 17. yüzyılda da burada çingeneler yaşarmış. Edirnekapı, eski İstanbul'un yedi tepesinin en yüksek olanı. Burada rakım yetmiş metreyi geçiyor. Bizans dönemindeki adı Kharisios olmakla birlikte, Edirne yolu buradan başladığı için aynı zamanda Porta Adrianopoleos da deniyordu. Sur dışında, başlıca Edirnekapı, Mevlevihane ve Silivrikapı'daki mezarlıklar da Bizans döneminden beri vardı (şehir dışındaki nekropolis geleneğinin devamı olarak).

Fatih Mehmet, fetih gerçekleştikten sonra, şehre törenle, Edirnekapı'dan girmişti. Kapıya asılan mermer levhada bu olay anlatılıyor, îç ve dış kapılar arasında, bir kıyıda, gene bir yatır mezarı görülüyor.

Edirnekapı çevresinde ve buradan Haliç'e doğru yürürken çeşitli tarihî yapılar göreceğiz. Rum Ortodoks Kiliseleri, hemen Edirnekapı meydanındaki Aya Yorgi ile daha ilerideki Hançerli o kadar eski değil. Buna karşılık Kariye, dünyaca ünlü. Sinan'ın önemli eserlerinden Mihrimah da burada, şehrin en yüksek tepesinde.

Surlara paralel dar sokakta ilerlerken, solumuzda, küçük bir park içinde, Tekfur Sarayı'nı (Porphyrogenetus) göreceğiz. Bu sarayın Bizanslı geçmişi hakkında fazla bir şey bilinmiyor.

Surlara paralel dar sokakta ilerlerken, solumuzda, küçük bir park içinde, Tekfur Sarayı'nı (Porphyrogenetus) göreceğiz. Bu sarayın Bizanslı geçmişi hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Paleologlar zamanında, yani 13. ve 14. yüzyıllarda yaptırıldığı tahmin ediliyor. Çok yakınında, bugün pek az izi kalan, ama Haçlı işgalinden sonra Bizans imparatorlarının ikametgahı olduğu bilinen Blaherne sarayı olduğuna göre, onun bir eki olarak da yapılmış olabilir. Tekfur Sarayı'nın sokağa bakan dış duvarında, önündeki koca ağacın yaprakları arasından biraz zor seçilen sevimli bir balkonu var. Ama asıl iç tarafı güzel (parmaklıklı kapının anahtarı orada oturan bir kadında-bu iyi huylu kadını bulursanız, kapıyı açtırabilirsiniz). Eskiden ne durumda olduğunu tahmin etmesi güç bir açıklığa bakan, üç katlı olduğu anlaşılan bir bina. Son dönem Bizans süslemeciliği tarzında, kırmızı tuğla ve beyaz mermerle yapılmış geometrik desenleri var. Dış duvara tahta bir merdivenle tırmandıktan sonra, sur dışına bakan kulenin içini de görebiliyorsunuz.

Bu saray fetihten sonra bir süre filler ve zürafalar gibi eksotik hayvanların beslendiği ahır olarak kullanılmış. Summer-Boyd ile Freely, Fynes Morrison adlı bir gezginin 1579 tarihinde, kendisini yalamaya çalışan zürafadan söz ettiği bir kaynaktan alıntı veriyorlar. Daha sonraları saray bir çini imalathanesi haline geliyor, İznik çiniciliği yozlaştıktan sonra, 18. yüzyılda, onlar kadar olağanüstü güzel olmayan Tekfur Sarayı çinileri ortaya çıkmış. Haliç'teki Ferruh Kethüda Camii'nden Silivrikapı'daki İbrahim Paşa Camii'ne kadar birçok yerde bu çinileri görmek mümkün.

Ancak sarayın çini imalathanesi olması da uzun sürmüyor. Zamanla ara katları da yıkılıyor. Bir ara, Robert College için yer aranırken, burası da düşünülmüş, ama vazgeçilmiş.

Tekfur Sarayı ile birlikte Theodosius surları da bitiyor. Daha doğrusu, Theodosius surları oldukça düz bir çizgi halinde Haliç'e kadar uzanırken, bir nedenle Manuel Komnenos bu bölgede yeni bir surla batıya doğru bir çıkma meydana getirmiş. Komnenos'un surları bütün surların en güçlü kısmı kabul edilebilir. Bu bölgede, kara surlarının son kamusal kapısı olan Eğrikapı'ya geliyoruz. Eski adı Kaligaria; "Çarıkçı" anlamına geliyor, çünkü burada çarık imalathaneleri varmış. Söylentiye göre son imparator Konstantin Oragazes'in son görüldüğü yer de burası.

kara surlarının son kamusal kapısı olan Eğrikapı'ya geliyoruz. Eski adı Kaligaria; "Çarıkçı" anlamına geliyor, çünkü burada çarık imalathaneleri varmış...

Eğrikapı gene sevimli, pitoresk kapılardan. Kemerinin iç kısmında ahşap malzeme de kullanılmış, şimdiki durumunda. "Eğrilik" kapının kendinde değil. Eski bir Arap kuşatmasında şehit düşenlerin mezarları, 18. yüzyılda burada keşfedilince, Kızlar Ağası Beşir Ağa kapının hemen dışına bir türbe yaptırmış, böylece yol "eğrilmiş" (Beşir Ağa'nın Cağaloğlu'nda, Vilayetin karşısında bir de camisi vardır).

Eğrikapı yatır bakımından oldukça zengin. Sur dışında zaten mezarlık ve kapıya bitişik olanın ötesinde bir başka açık türbe var. Kapının içinde ise daha popüler bir yatır izlenimi veren "Kesik Baş"ın mezarı duruyor.

Eğrikapı'dan sonra, Blaherne Sarayı'nın terasına geliyoruz. Ama burada saraydan pek bir eser kalmamış. Buradaki İzak Angelos kulesinin, sarayın bir parçası olduğu tahmin ediliyor. Gene tahminlere göre, hemen yanındaki kule, zindanıyla ünlü Anemas kulesi olmalı. İzak Angelos'ta bazı mermer sütunların tonoz olarak kullanıldığı görülüyor. Yüksek olduğu için, sur dışına bakan yanında manzara güzel. Anemas kulesi olduğu söylenen öteki kulenin dehlizlerini gezmek için buraya kuvvetlice bir el feneriyle gelmeniz gerekiyor. İki kule yer altında birleşiyor ve ayrıca oldukça derinlere inen dehlizler var. Burada, altta, sarayla ilgili olduğu düşünülen, şimdi örülü durumda, Gyrolimnos kapısı var.

Kulelerin bulunduğu, bir zamanlar Blaherne'nin merkezî bir parçası olduğunu tahmin edebildiğimiz terasta ise şimdi ilginç bir cami görüyorsunuz; İvaz Efendi Camii. Sinan'ın olduğu söylenen ama Sinan'ın tezkiresinde adı geçmeyen bu caminin girişi alışıldığı üzere ortada değil, iki yanda iki dar kapısı var. Minaresinin yeri de olağandışı.

Böylece kara surlarını ve kapılarını bitirdik. Şimdi Haliç'e devam edeceğiz (sahiden yürüyor olsak halimiz kalmazdı, ama geziyi "kağıt üstünde" yaptığımıza göre sorun yok). Haliç'te çoğunun yeri bile belirsizleşmiş birçok kapı vardı. Ama bunlar, kara tarafındakiler gibi, şehri başka merkezlere bağlayan yolların kapıları değildi. Şehir halkının deniz kenarına inmesini sağlıyordu. Haliç, hele ağzı zincirle kapatıldıktan sonra, Bizanslılar için görece güvenli bir bölgeydi. Bu nedenle buradaki surların sağlamlığı çok fazla önemli değildi. Haliç surları 5230 metredir (Sarayburnu'na kadar) ve arada 110 kadar kule bulunan tek bir duvardır. Kara surlarındaki gibi hendek, iç ve dış duvar sözkonusu değildir. Bugün en fazla yok olmuş durumdaki surlar da bunlardır.

Haliç'te çoğunun yeri bile belirsizleşmiş birçok kapı vardı. Ama bunlar, kara tarafındakiler gibi, şehri başka merkezlere bağlayan yolların kapıları değildi. Şehir halkının deniz kenarına inmesini sağlıyordu.

Bizans zamanındaki kapıları kısaca sıralayahm: Kiliomeni (Ayvansaray Kapısı), Kynegoi, Basilike (bu son ikisinden biri Balat Kapısı olabilir). Aya Prodromou, Diplophanarios ve bugünkü Fener Kapısı, Aya Theodosia, Peges, Cibali Kapısı (Platea), Ayazma Kapısı, Drungari (Odun Kapısı), Cornibus (Zindankapı), Perama (Balıkpazarı), Porta Hebraica (Çıfıt Kapısı), Hikanatisse, Porta Veteris Rectoris, Eugenios Kapısı ya da Marmora Porta (Mermer Kapı).

İstanbul üçgeninin kuzey köşesini kaplayan Blaherne, adını değişik şekillerde o çevreye vermiş. Türkçe Ayvansaray'ın "saray"ı herhalde Blaherne'yi anlatıyor. Öte yandan, komşu semt Balat'ın adı da, saray anlamına gelen Palation'un bozulmuş şekli.

Aya Prodromou, adını, civarda bulunan, şimdi izi kalmamış bir kiliseden alıyordu (Prodromos: "önceden gelen", İsa'yı vaftiz eden Yahya'nın sıfatıdır).

Bugünkü Fener'in önünde, Petrion adında, bağımsız denebilecek bir kale vardı. Tepedeki Yavuz Selim'den aşağı uzanan kayalıktan ötürü buraya "petre" (taş) adı verilmişti. 1203'teki Haçlı kuşatmasında Venedikliler gemilerinin burunlarını Petrion'a dayamış, yaşlı ve kör komutan Doge Dandalo da bayrağı buraya dikmişti. Oldukça sağlam bir kale olduğu halde, bir yıl sonraki Haçlı kuşatmasında ilk gedik veren ve şehrin ele geçmesine yol açan yer gene Petrion oldu. Ama Fatih'in kuşatmasında Petrion kahramanca dayandığı için Fatih de bu bölgeyi yağmalatmamıştı. Bu bağımsız kalenin Sidera Pyle (demir kapı) adlı ayrı bir kapısı vardı. Şimdi bu çevrede Petrion'un da eseri yok.

Aya Theodosia, bugün Gül Camii olan kiliseydi ve surdaki kapı da onun adını taşıyordu. Haliç'teki kapılar arasında bir tek Yeni Aya Kapı, bir kapı olarak duruyor ki, o da zaten fetihten sonra, Osmanlı nüfusun geçişini kolaylaştırmak için inşa edilmişti.

Aya Theodosia, bugün Gül Camii olan kiliseydi ve surdaki kapı da onun adını taşıyordu. Haliç'teki kapılar arasında bir tek Yeni Aya Kapı, bir kapı olarak duruyor ki, o da zaten fetihten sonra, Osmanlı nüfusun geçişini kolaylaştırmak için inşa edilmişti. Bir de, gene harap durumda, Cibali Kapısı var.
Söylentiye göre Cibali, "Cebe Ali"nin kısalmış şekli. Bir derviş ve Şeyh olan Cebe Ali, Fatih ordusunda ekmekçibaşılık yapmakta ve işini hiç aksatmamaktaymış. Yurt Ansiklopedisi efsaneyi şöyle anlatıyor: "Fatih, gemileri karadan denize indirdiğinde Cebe Ali bu gemilere binmez. Üç yüz Zeyni fakiriyle postlarını denize yayar, def ve kudüm eşliğinde denize açılırlar. Bunu gören Bizanslılar korkuyla kaçışırlar. Günümüzde Cibali Kapısı'nın bulunduğu yere geldiklerinde surlara saldırır ve kente girerler."

CibalikapıZindankapı da yok. Ama onunla ilgili bir kalıntı, Bedrettin Dalan'ın buldozerlerinden sonra da yerinde duruyor. Bu Eminönü Yemiş iskelesinin hemen başındaki, "Baba Cafer Zindanı" adıyla bilinen kule. Buradaki kapı da, bu kule nedeniyle Zindankapı diye anılmıştı. Söylentiye göre Cafer Baba Harunreşid'in elçisi olarak Bizans'a gelmiş, ama bilinmeyen bir nedenle hapse atılmış ve hapiste ölmüş. Kulenin Bizanslılardan sonra Türkler tarafından da hapisane olarak kullanıldığı tahmin ediliyor. Yetmişteki Drungari (Odun Kapısı) yıllar öncesinde bir hayli perişan bir yıkıntı halinde duruyordu. Yakınlarda görmedim, ama Dalan operasyonuna -yetişebildiyse- göğüs gerdiğini sanmıyorum.

Perama, şimdi karşı kıyıya dolmuş sandallarının -ve Kadıköy'den gelen motorların- yanaştığı yerdeymiş. Daha Bizans döneminde bile bu sandal trafiğinin varolduğunu İslam Ansiklopedisi yazıyor.
Çıfıt Kapısı, şimdiki Yenicami'nin bulunduğu yerdeydi. Fetihten önce İstanbul'un Yahudi nüfusunun çoğunluğu bu bölgedeydi. Daha sonra Hasköy ve Balat'a gittikleri halde, hakaretamiz "Çıfıt" adı bu yörede kalmış. Karşı kıyı, yani Karaköy, üstü daha örtülü bir Yahudi izi taşıyor olabilir. Çünkü Osmanlıların İspanya'dan getirttiği Safarad'lardan önce, Bizans'ta, Karayim Yahudileri oturuyordu (Karayköy-Karaköy).

Neorion'un bugünkü Bahçekapı olduğu sanılıyor. Hikanatissa kapısının yeri bilinmiyor. Porta Rectoris, bugünkü Sirkeci araba vapuru iskelesinin bulunduğu bölgedeydi. O dönemde orada Latinler oturduğu için adı böyleydi. Eugenios ya da Mermer Kapı ise Sarayburnu'na varmadan son kapıdır. Buralardaki Kentenarion adlı yapı ile karşı kıyıda, şimdi Yeraltı camii olan kule arasında, Haliç'in koruma zinciri çekilir ve uçları bu binalara bağlanırdı.

Şimdi Belgrad Kapısı'ndan, Silivrikapı'ya doğru yola çıkıyoruz. Bu sefer sur üstünden yürümek biraz daha zor ve maceralı. Çünkü iç taraftan tırmanmaya çalıştığmızda, bostanlar yolu tıkıyor. Gene de, bostan sahipleri turistik çabanıza saygı duyup izin verebilirler.

Şimdi Belgrad Kapısı'ndan, Silivrikapı'ya doğru yola çıkıyoruz. Bu sefer sur üstünden yürümek biraz daha zor ve maceralı. Çünkü iç taraftan tırmanmaya çalıştığmızda, bostanlar yolu tıkıyor. Gene de, bostan sahipleri turistik çabanıza saygı duyup izin verebilirler. Gelgelelim, bizimkiler yabancıların her yere tırmanmasına anlayış gösterdikleri halde, kendi yurttaşlarının buralarda cambazlık etmesine anlam veremiyorlar. Dış taraftan yürünebilir -yoğun trafik gürültüsü işitmezlikten gelinerek- ama buradan da sur üstüne tırmanmak imkansız değilse de zor. Oysa bu bölgede de surlar, iç ve dış duvarlar, sayıları -Yedikule-Belgrad Kapısı arasındaki gibi- on civarında olan kuleleri sağlam.

Silivrikapı, şimdiye kadar gördüklerimizin en sevimlisi. Kamu kapılarından biri olduğu için iç ve dış kapıları var. Bu iki kapı arasında da şirin bir ahşap ev göreceksiniz. Yer yer de teneke parçalarıyla takviye edilmiş. Ama cumba pencereleri kafesli, ayrıca saksılı. İç kapının kemerinden, bir eski zaman güllesi sarkıtılmış.
Bizans döneminde bu kapının adı Peges'miş. Balık anlamına geliyor. Bu da, az ilerideki Balıklı kilisesinden ötürü. Bizans'ın en önemli ayazmalarından biri üstüne kurulu bu kilisenin şimdiki binaları oldukça yeni. Ayazmasının balıklarından daha ilginç yanı, arkasındaki Patrik mezarları (çoğu Patrikler burada gömülü) ve ön avlusundaki. Yunanca harfli, Türkçe sözlü "Karamanlı" mezarları.

Rahip tavada balık pişirirken, İstanbul'un fethedildiği haberi gelince balıklar tavadan zıplayıp havuza atlamışlar. Hikayenin temeli, balıkların yalnız bir yanlarının benekli olmasına dayanıyor (bu ne kadar doğruysa!).

Ayazmanın bir hikayesi var. Rahip tavada balık pişirirken, İstanbul'un fethedildiği haberi gelince balıklar tavadan zıplayıp havuza atlamışlar. Hikayenin temeli, balıkların yalnız bir yanlarının benekli olmasına dayanıyor (bu ne kadar doğruysa!). Gelgelelim, bu Türk-sever balıklar ya da onların torunları 6 Eylül'de zıplayacak yer bulamadan yok edilmişler. Şimdi ayazmada bildiğimiz kırmızı süs balıkları var.
Balıklı, sur dışında, mezarlıkların içinde. Buraya kadar gelmişken, turu biraz uzatıp kapıdan içeri girebilir ve Sinan yapısı İbrahim Paşa Camii'ne de bakabilirsiniz. Onarım isteyen bu cami oldukça güzel bir yapı.
Silivrikapı'nın Bizans tarihinde en şanlı anı, gene Latin istilasıyla ilgili. Paleologos gelip zafer alayıyla Yaldızlı Kapı'dan girmeden önce, asıl zaferi onun komutanı Aleksius Strategapulos kazanmış. Haçlı ordusunun büyük kısmının sefere çıkmasından yararlanarak küçük bir birlikle bu kapıdan girmiş ve şehri geri almıştı. 1422'de II. Murat şehri kuşattığında çadırını Balıklı ayazması yakınlarına kurmuştu.
Bu kapıda da iki yatırla karşılaşıyoruz. Biri, IV. Murat'ın Bağdat'ı aldığını rüyasında görmüş ve müjdeyi verdikten sonra kendini surdan aşağı atmış. Karşıda ise Fatih'in askeri olduğu iddia edilen Elekli Dede'nin mezarı var. Cumhuriyet'in dergisinde, bu yakınlarda bu Dede'nin asker filan olmayıp, çevrenin bir meczubu olduğunu anlatan bir yazı yayımlanmıştı.

Aslında İstanbul'daki yatırların çoğu, sonradan, genellikle de birilerinin gördüğü rüyalar sonucu keşfedilmiştir. İşin tuhafı, birçok yatırın bulunması II. Mahmut zamanındadır. Birçok önemli alanda geleneksel hayat tarzının akışını koparan bu Padişah, belki de böylece eksilen maneviyatı yeni -ve zararsız- yatırlarla dengelemeye çalıştı.

Silivrikapı'dan sonra surların bir hayli yıkık durumda olduğunu görüyoruz. Arada ayakta kalmış kısım görseniz de çıkmayın, çünkü bir süre sonra geçit kalmıyor. Büyük kapılardan Mevlevihane Kapı'ya gelmeden önce, şimdi örülü durumda olan üçüncü askerî kapının önünden geçeceğiz. Burada Bizans zamanında II. Theodosius'un heykeli dikiliymiş. Eski adıyla Rhegium, bugünkü adıyla Mevlevihane (ve bazen Mevlana) Kapı, gene bir iç ve bir dış kapıdan oluşuyor. Sümbül Efendi'nin (onun mezarı Koca Mustafa Paşa'da) damadı Merkez Efendi burada bir tekke kurduğu için Osmanlı döneminde bu adı almış.

Rhegium, Bizans Hipodromunun ünlü taraftar gruplarından Kırmızılar'ın kapısıydı. Dış kapıda bir de Yunanca yazıt var. Theodosius surlarının bu kısmının imparator Justin ve karısı Sophia ve ayrıca komutan Narses tarafından tamir ettirildiğini anlatır. Şehsuvaroğlu da Rhegium hakkında şu bilgiyi veriyor: "912'de, Hıristiyan olmadıkları için Eyüp taraflarında oturtulan Rusların şehre girmek hakları olduğunu göstermek üzere reisleri Ayioz bu kapıya kalkanını asmıştır."

Mevlevihane Kapı'dan Topkapı'ya doğru sur üstünden yürüyebilirsiniz. Yalnız, asıl Topkapı'ya gelmeden Millet Caddesi'nin açıldığı yer karşımıza çıkacak. Buradan aşağıya atlayarak inmeniz gerekiyor. Gene de, caddeden karşıya geçmek için göstereceğiniz maharet daha fazla olmalı.

Öbür tarafta, durakların olduğu meydanda, eski adıyla Haghios Romanos, bugünkü adıyla Topkapı karşınıza çıkacak. Burada, tarihseverlik duygulannızı uzun süre ayakta tutmanız güç olabilir. Çünkü "bugün" olanca gücüyle önünüzde, arkanızda, çevrenizde. Çevrede yatır da yok; var idiyse bile şimdiye kadar çoktan çiğnenmiş olmalı.

912'de, Hıristiyan olmadıkları için Eyüp taraflarında oturtulan Rusların şehre girmek hakları olduğunu göstermek üzere reisleri Ayioz bu kapıya kalkanını asmıştır.

Topkapı, İstanbul'un kuşatılması sırasında stratejik bir noktaydı. Fatih karargahını burada kurmuş, ağır toplarını da Topkapı'ya doğrultmuştu. Zaten Topkapı adı da buradan geliyor. Silivrikapı'daki gibi burada da fetih çağından kalma gülleler kapıya asılmış durumda.

Zorunlu geçit yeri olarak kapıların günlük hayatı belirlemelerine değinmiştim. Çevre sokakların belli bir yöne doğru akışı, bazan kapı artık kalmadığı zaman dahi bir vakitler orada bir kapı bulunduğunu gösterir. Balat, Fener böyledirler. Daha büyük ve önemli kapılar ise yalnız o çevrenin değil, ta içlere kadar uzanan yolların da belirleyicisi olurlar. Topkapı ve Edirnekapı, bugün olduğu gibi Bizans çağında da, o zamanki adı Forum Boris olan Aksaray'la bağlantılı yolların geçtiği kapılardı.

Şehrin ana caddesi olan Meşe (merkez), Sultanahmet-Ayasofya yöresinden başlayıp batıya uzanırken, bazı kavşaklarda "Y" harfini andırır şekilde iki kola ayrılıyordu. Böylece, Meşe'nin güneye ayrılan kolu Yaldızlı Kapı'ya, kuzeye ayrılan kolu da Edirnekapı'ya çıkıyordu. Bugün üzerinden gidip geldiğimiz ana caddeler, Bizans zamanında da aşağı yukarı aynı yerdeydiler.

Bugünkü Vatan Caddesi'nin uzandığı yerde o zamanlar Lykos deresi akıyordu. Aksaray'a vardıktan sonra suyu çevre sarnıçlarda toplanıyordu. Zamanla dere kuruyunca, yatağı, bir yolun doğal güzergahı oldu. Dere yatağının alçaklığı, aynı zamanda savunmada da zayıflık yaratıyordu. Fatih de bu nedenle Topkapı-Edirnekapı arasını merkez seçmiş, nitekim sonunda şehre ilk bu bölgeden girilmişti

Haliç'te pek fazla duvar ve hemen hemen hiç kapı kalmadığı için, bu yolculuğumuz kağıt üzerinde bile pek fazla sürmedi. Şimdi Marmara surlarına ve kapılarına geçiyoruz. Ama buradaki yolumuz çok daha uzun olduğu halde, görecek kapılar gene çok fazla değil.

Haliç'te pek fazla duvar ve hemen hemen hiç kapı kalmadığı için, bu yolculuğumuz kağıt üzerinde bile pek fazla sürmedi. Şimdi Marmara surlarına ve kapılarına geçiyoruz. Ama buradaki yolumuz çok daha uzun olduğu halde, görecek kapılar gene çok fazla değil.

Yunanca adıyla Demetrios burnundan (Sarayburnu) Yaldızlı Kapı'ya kadar, 8260 metrelik sur var. Haliç'tekiler gibi bunlar da tek bir duvar halinde uzanıyordu. Haliç'tekinden belki biraz farklı olarak, bu surların mümkün olduğu kadar denize yakın olmasına çalışıldığı anlaşılıyor. Bu, gemiyle kuşatmaya gelecek askerlerin, fazla yayılacak kadar kara bulamamasını sağlamak içindi.

1871'de yapılan demiryolu, deniz kenarından geçtiği için, Marmara sularıyla rekabet halinde ilerledi. Pek çok yerde, o güne kadar zamana dayanmış duvar parçalan, demiryolu inşaatına yol açmak için yıkıldı. Özellikle Sirkeci'ye yaklaşırken, yıkım fazlalaşır. Demiryoluna kurban giden ilk kapı, Sarayburnu'nun çok yakınında, çeşitli adlarla (Adalar Kapısı, Bey Kapısı, Şark Kapısı vb.) bilinen Aya Barbara kapısıydı. Daha güneyde Değirmen Kapısı vardı. Bunun da, sonraki Demirkapı'nın da, Bizans çağındaki adları bilinmiyor. Surların bu bölgesinin üst kısmında, hayli görkemli olan Manganalar Sarayı vardı. Bugün buralarda gördüğümüz yüksek ve kalın duvarlar, herhalde bu sarayı desteklemek için yapılmıştı. Surların içinde, Freely ve Sumner-Boyd'un Philanthropus sıfatıyla andıkları bir kilise ya da islam Ansiklopedisi'nin Khristos Manastırı dediği binanın kalıntıları var. Prof. Semavi Eyice'den öğrendiğime göre ellili yıllarda bir Kayserili burada tarihî atmosferi olan bir lokanta açmak için yetkililerden izin istemiş. "Tarihî eserde lokantanın ne işi var?" gerekçesiyle reddedilmiş. Tarihî eserde yemek yemek, soylu nedenlerle reddedilmiş olduğu halde, yeme ve içmenin hiç de soylu olmayan sonuçları şimdi bu yıkıntının içini doldurmuş. Çevrede ne olduğu pek bilinmeyen daha birçok kalıntı var. Bir kısmı da askerî bölgede olduğu için görülemiyor.

Mangana Sarayı'nın altında, III. Murat'ın pek sevdiği İncili Köşk'ün yıkıntısı var. Sultan, son günlerini mermerden yapılma bu köşkte geçirirken, seferden dönen donanma kuru sıkı top atışıyla onu selamlamaya kalkışınca köşkün tavanı sultanın ve çalgıcıların üstüne çökmüş.

Mangana Sarayı'nın altında, III. Murat'ın pek sevdiği İncili Köşk'ün yıkıntısı var. Sultan, son günlerini mermerden yapılma bu köşkte geçirirken, seferden dönen donanma kuru sıkı top atışıyla onu selamlamaya kalkışınca köşkün tavanı sultanın ve çalgıcıların üstüne çökmüş.

Gene buralardaki bir girintiden içeri kıvrıldığınızda, Topkapı Sarayı'nın duvarlarıyla Marmara surlannın birleştiği noktayı görüyorsunuz. Kulelere, Cankurtaran spor kulübünün futbol sahasından geçerek tırmanabiliyorsunuz. Bu çevrede, adı şimdi bilinmeyen dört tane daha Bizans Kapısı bulunduğunu öğreniyoruz.

Ahırkapı'nın pek kapılık hali kalmamış. Demiryolunun altından bir geçitle, iç taraf, sahil yoluna bağlanıyor. Buranın Ahırkapı olmasının hikmeti de, Topkapı Sarayı ahırlarının burada bulunması. Daha önce, Bizans imparatorlarının ahırları da buradaymış.

Ahırkapı'dan Kumkapı'ya doğru yürürken surların görünüşünde bir değişiklik göze çarpıyor. Geniş pencereler, pervazlar, duvarda süslemeler beliriyor. Burası, Bizans imparatorlannın 1204 Haçlı işgaline kadar kullandığı Bukoleon Sarayı'nın kalıntısı. Burada Porta Leonis adlı bir kapı varmış; yani, Aslanlı Kapı -çünkü, şimdi Arkeoloji müzesinde bulunan iki aslan heykeli kapının denize açılan yanını süslüyormuş. Porta Leonis'in açıldığı yer, sarayın küçük özel limanı oluyor. Kapının bugünkü adı, Çatladıkapı. Muhtemelen bir deprem sonrasında bu ad takılmış olmalı. Toprak düzeyi yükseldiği için, kapı fazla yüksek görünmüyor. Ama yapraklı kabartmalarıyla, Jüstinyen'in armasıyla, bir zamanların oldukça görkemli bir yapısı olduğu anlaşılıyor.

Biraz ileride, sur içinde Küçük Ayasofya'yı (Aziz Sergius ve Bakhus Kilisesi) görüyoruz. Onun yanında da küçük ve onarım görmüş bir kapı var. Bu, eskinin Sideroporta'sı (Demir Kapı) olabilir.

Sur içinde, bugün Kadırga ve Cinci meydanlarının bulunduğu alan, Bizans zamanında denizdi, limandı ("Kadırga" adı da bunu hatırlatıyor). Yaptıran imparator ve karısının adlarıyla Julianos veya Sophianos adlarıyla anılıyordu. Hemen ileride, bugünkü Kumkapı'nın bulunduğu yerde de, biraz daha geniş olan Kontoskalion limanı vardı. Bu limanlar hep surlarla korunmuştu ve tabiî hepsinin çeşitli kapıları vardı; ama şimdi eski adları da, yerleri de bilinmiyor. Kumkapı, herhalde Türklerin kullandığı bir kapıydı.

Kumkapı'ya gelmişken, kapıyı andırır tek yer olan demiryolu altındaki geçitten içeri girip, herhangi bir meyhaneye oturup, bir iki kadeh içkinin yardımıyla Bizans kapılarını hayal etmek de mümkün.

Ahırkapı'dan Kumkapı'ya doğru yürürken surların görünüşünde bir değişiklik göze çarpıyor. Geniş pencereler, pervazlar, duvarda süslemeler beliriyor. Burası, Bizans imparatorlannın 1204 Haçlı işgaline kadar kullandığı Bukoleon Sarayı'nın kalıntısı. Burada Porta Leonis adlı bir kapı varmış; yani, Aslanlı Kapı...

Kumkapı ile Yenikapı arasında bir başka küçük liman, Kaisariou vardı. Ama asıl büyük liman, bugün Yenikapı dediğimiz bölgedeki Eleuterius ya da Theodosius limanıydı. Yukarıda sözünü ettiğim Lykos deresinin sürüklediği toprak, bu limanın dolmasının başlıca sorumlusudur. Bizanslılar limanı korumak için bu birikintileri temizliyorlardı. Osmanlılar ise, hangi nedenle olduğu bilinmez, Marmara kıyısındaki bu küçük limanlara fazla önem vermediler. Belki de denizden toprak kazanmayı kar saydılar.

Yenikapı'yla ilgili folklorik bir hikaye, Yurt Ansiklopedisi'nde yer alıyor. Tebdil gezen IV. Murat'ı, remilci Üsküdarlı Ahmet Ağa tanır. Padişah, "Şimdi bir remil daha at bakalım, ben İstanbul'un hangi kapısından gireceğim?" diye emir verir. "Adam remilini atar, bu kez hemen söylemez, bir kağıda yazıp Padişah'a uzatır. Kağıdı kapıdan geçtikten sonra okumasını rica eder. Padişah kağıdı cebine koyar, kayığın kıyıya çekilmesini buyurur. Karşısına gelen sur bedeninde nöbet tutan dizdara, hemen bulunduğu yerden bir kapı açılmasını buyurur. "Kapı açılıp, padişah bu kapıdan kente girince, kağıdı çıkarır ve okur. Kağıtta: "Padişahım, yeni kapımız hayırlı olsun" yazılıdır."

Yenikapı'yı da geçtikten sonra, Samatya'ya geliyoruz. Buralarda surlar yer yer ayakta. Kimi zaman, deniz tarafında oldukça sağlam kalmış surlar görüyorsunuz. Eski Samatya Kapısı bir kapı olarak artık yok. Ama gene demiryolu altındaki geçit, iç taraftaki sokakların durumu, buranın orası olduğunu anlatıyor. Bu bölgede eski haliyle duran tek kapı, Bizans dönemindeki adı bilinmeyen Narlıkapı. Narlıkapı'dan sonra, surlar yer yer devam ediyor ve nihayet yola çıktığımız ilk nokta olan Mermer Kule'ye geliyoruz. Bu arada kapı yok; muhtemelen Bizans çağında da yoktu.

Eski İstanbul'un kapılarıyla ilgili gezintimiz böylece sona eriyor.

Not: Bir eski kapı kalıntısı da Cenevizlilerin Galata'sında vardı. Galata surlarının ayakta kalan tek kapı kalıntısı, Arap camii yakınlarındaki Yanıkkapı. Azapkapı adı da, bir başka kapının anısını dilde yaşatıyor.

Kaynaklar:
İslam Ansiklopedisi
Yurt Ansiklopedisi
H. Summer-Boyd ve J. Freely, Strolling through İstanbul
Ç. Gülersoy, Guide d'Istanbul
H. Şehsuvaroğlu, Asırlar Boyunca İstanbul.

Murat Belge

Tarih ve Toplum Dergisi, Cilt:6, s.214-221
İletişim Yayıncılık T: (0212) 520 14 53

İSTANBUL RESİMLERİ İÇİN

Efsaneler meraklıysanız O zaman buyurun efsane okumaya

DİĞER İSTANBUL EFSANELERİ VE TILSIMLARINI MERAK EDİYOR MUSUNUZ

KUŞLARIN ÖZGÜRLÜĞÜ SENİN RUHUNDA OLURSA KİM TUTAR SENİ ....HAYDİ AŞAĞIYA TIKLA NEREYE İSTERSEN ORAYA

yazışma ve iletişim