3 EYLÜL 2006 DAN İTİBAREN
TILSIMLAR * EFSANELER * DEHLİZLER * HALİÇ * BEYAZIT * MAVİ CAMİ * VAPUR * RUMELİ * KAPILAR*RESİMLER *
| 4. Murat devri. Padişah
tarafından, mey (şarap), afyon ve fal bakmak yasaklanmış.
İstanbul'da bütün meyhaneler ve keşhaneler
"underground" takılmaya başlamış. 4. Murat bi gece,
tebdil-i kıyafet İstanbul'a indiğinde, karşıya geçmeye
karar verip bi sandal kiralamış. Sandalcı müşterisinin sultan olduğunu bilmiyomuş tabii. Bi ara, sandalın yanından sarkan bi ipi çekmiş. İpin ucunda bi testi! Sultan, "Ne var o testinin içinde?" diye sormuş. Sandalcı "Ne olacak, mey işte" diye gülerek müşterisine ikram etmiş. Her ne kadar yasaklamış olsa da, 4. Murat'ın alkolle arasının iyi olduğu bilinir. İkramı kabul etmiş ama yine de, "Mey yasak. Hünkarımız görse kafanı vurdurtur diye korkmuyo musun?" diye sormaktan da geri kalmamış. Sandalcı da haliyle, "Yahu hünkar ner'den görecek bizi denizin ortasında" demiş. Aradan biraz zaman geçmiş. Sandalcı bu kez de, teknenin tahtalarından birini kaldırıp aradan afyon çıkarmış ve nargilesine atarak körüklemeye başlamış. Gönlü zengin adam, hemen müşterisine de ikram etmiş. Sultan yine kabul etmiş ama yasağı gene hatırlatmış. Sandalcı aynı şekilde, "Kim görecek ki bizi denizin ortasında" demiş. Biraz daha vakit geçmiş. Bizim sandalcı cebinden fal taşlarını çıkarmış. Hünkara, "Ver 5 akçe de falına bakayım" demiş. Fal 4. Murat'ın en kızdığı şeymiş, ama "Hadi biraz daha sabredeyim" diye düşünüp, "Bak bari" demiş. Fal taşlarını elinde çalkalayıp atan sandalcı, "Efendi, sorunu sor bakalım" demiş. Padişah, "Hünkar şu anda nerededir?" diye sormuş. Sandalcı taşlara bakıp "Hünkar şu an denizdedir" demiş. 4. Murat güya endişelenmiş havalarına girip, "Sakın yakınımızda bi yerde olmasın" diye sormuş sandalcıya ve tekrar iyice bakmasını söylemiş. Sandalcı taşlara tekrar bakmış ve birden, 4. Murat'ın ayaklarına kapanıp, "Affet beni hünkarım " diye yalvarmaya başlamış. Kıyıya dönene kadar yalvarmaya devam etmiş. Padişah dayanamayıp, "Sana bi soru sorucam. Eğer bilirsen seni affederim. Bilemezsen boynunu anında vurduracam" demiş. Sandalcı sevinçle, "Padişahım çok yaşa" demiş ve merakla soruyu beklemye başlamış. 4. Murat, sandalcıya, "Dönüşte İstanbul'a hangi kapıdan giricem?" diye sormuş. Tabii sandalcı hemen itiraz etmiş, "Hünkarım, şimdi ben hangi kapıyı söylesem, siz başka kapıdan girersiniz. Affinıza sığınarak, gireceğiniz kapıyı bi kağıda yazsam ve size versem; kapıdan geçtikten sonra okusanız olur mu?" demiş. Hünkar başını "Olur" anlamında sallayınca, sandalcı tahminini yazıp kağıdı vermiş. Padişah kağıdı alır almaz, daha bakmadan, yanındaki fedaisine, "Hemen boynunu vur şu kafirin" emrini vermiş. Sonra da, "Surlara yeni bir kapı açıla! İstanbul'a oradan giricem" demiş çevresindekilere. Kapı 5-10 dakikada açılıp, padişah ve erkanı şehre girmiş. 4. Murat bi ara, sandalcının kağıda hangi kapıyı yazdığını merak etmiş. Kendinden çok eminmiş, laf olsun diye cebindeki kağıda bakmış. Ama okuyunca hayretler içinde kalmış. Sandalcı kağıda şunları yazmışmış: "Hünkarım, yeni kapınız vatana millete hayırlı uğurlu olsun" O gün bugündür de işte o kapı, "Yenikapı" olarak anılıyormuş. Yenikapı Tren İstasyonu, semtin merkezi sayılabilir. İstanbul'un, topografyası çağlar boyunca en fazla değişmiş bölgelerinden birisidir. İdari bakımdan, Mustafa Kemal Caddesi'nin batısı Fatih, doğusu Eminönü'ne bağlı olduğundan, semt her iki ilçe üzerindedir. Yenikapı ismi nereden geliyor? Yenikapı, Bizans döneminde olduğu gibi Osmanlı döneminde de
surların dışarısında kalan bir alanda bulunuyordu. Surların semte açılan kapısı
eskiden bilinmediği ve sonradan keşfedildiği için bu adla anılır olmuştur. Yenikapı tarihi Bu liman ve aynı doğal koyda, hemen batısında yer alan Theodosius Limanı’nın Bayrampaşa Deresi’nin getirdiği alüvyonlarla kısa zamanda dolmasından, çağlar boyunca dönem dönem terk edilmiş, dönem dönem temizlenip yeniden açılmış olduğu düşünülmektedir. Bu bölgede limanlar, Bizans döneminde Mısır’dan gelen buğdayın boşaltıldığı ve çevrede bulunan ambarlara depolandığı yerlerdi. Yine adı kaynaklarda ilk defa 14. yüzyılda geçen "Hebptaskalon Limanı"nda günümüzün Yenikapısı’nın doğu kesiminde bulunduğu sanılıyor. Büyük olasılıkla buradaki limanın batı bölümleri dolunca yeni liman Kumkapı yönünde, Yenikapı’da inşa edilmişti. Osmanlı döneminde İstanbul’a gelen yabancı seyyahlardan Petrus
Gylius ise sahil kısmında Davutpaşa, Samatya, Yenikapı’nın bir bölümü ve
ağırlıklı olarak Kumkapı’yı kapsayan bölgenin Bizans döneminde şehri bölgelere
ayıran idari bölümlenme içerisinde 9. bölge olduğunu belirterek bu bölgedeki
önemli Bizans yapılarından söz eder: Öte yandan yine Gylius’a göre bugünkü Yenikapı ve Yedikule’ye kadar olan saha da Yenikapı’nın bir bölümünü içeriyordu. Hatta denilebilir ki asıl Yenikapı buradaydı, çünkü bugünkü Yenikapı’yı oluşturan "Thedosius" ya da başka kaynaklardaki "Eleutherius Limanı", asıl olarak burada yer alıyordu. Bu liman bölgesinin alüvyonlarla dolması ve terk edilmesinden sonra burada bostanlar ortaya çıkmış ve yöre "Langa" olarak anılmaya başlamıştı. Osmanlı döneminde de Langa bostanları ününü korumuş, Marmara sahiline doğru, dolgu bölgede zamanla bir yerleşme oluşmuştur. Osmanlı döneminde daha çok gayrımüslim azınlıkların yerleştiği bu bölgede Ahırkapı’dan başlayıp Cankurtaran, Samatya, Yenikapı, Kumkapı, Kadırga ve Çatladıkapı’yı, Küçük Ayasofya’yı, Yedikule’yi geçip Zeytinburnu’na kadar uzanan bölgede yerleşen Türkler ve Müslümanlar da vardı. 17.yy İstanbul’u hakkında önemli bilgiler veren Eremya Çelebi
Kömürciyan ise bölgenin ve özellikle de semtin yapısı hakkında şu bilgileri
verir (Davutpaşa, Langa ve Langa Yenikapısını baz aldık, Çelebi sur kapılarını
ve mahallelerini anlatırken kendine başlangıç noktası olarak Yedikule’yi
almıştır ve kapıları sayarken buradan itibaren sayar). Kömürciyan tarafından sözü edilen kule için İncicyan şu
bilgileri verir (8. yüzyıla dair): Osmanlı döneminde kendi içinde bir bütün olan Yenikapı Langası bugünkü Mevlanakapı’ya kadarki bir alanı içeriyordu. Nitekim Mevlanakapı’ya adını veren Mevlevihane, burada bulunan ve Bizans döneminde burada bir kapı bulunduğunu belirten metnin bulunmasına ithafen, bulunduğu semtin adını almış ve "Yenikapı Mevlevihanesi" olarak anılmaya başlamıştı. Cumhuriyet döneminde ise semtin demografik yapısını değiştiren en önemli olay 6-7 eylül olayları ve ardından da 1950’lerdeki göç olmuştur. 6-7 Eylül olaylarının gayr-ı Müslim azınlıkları, ama en çok da Rumlar ve Ermenileri hedef alması sonucu, İstanbul’daki Ermenilerin yoğun olarak yerleştiği semtlerden bir tanesi olan Langa-Yenikapı’da barınan Ermeni nüfus yoğun olarak buradan göç etmiştir. Ardından yaşanan göç ise semtin demografisini bütünüyle alt üst etmiş daha önceki olaylar nedeni ile göç etmemiş olan Ermeni ve Rumlar da yeni gelenlerin uyumsuzluğu ve çok kültürlü yaşama pratiğine ilişkin bilgisizliğinin bir sonucu olarak semtte yarattığı huzursuzluk nedeni ile göç etmiştir. Bugün Yenikapı’da geçmişe oranla çok az Hıristiyan azınlık yaşamaktadır. Langa Langa, bugünkü Yenikapı bölgesini de içine alacak biçimde Aksaray’dan Marmara sahiline dik inen Namık Kemal Caddesi ile doğuda ona paralel olarak yer alan Mustafa Kemal Caddesi’nin iki yanında ve arasında yer alan eski bir semttir. Bizans döneminde ise Langa, Marmara kıyısında, bugünkü Yenikapı sahillerinde uzanan kıyı şeridi ve Eletherius ile hemen yakında bulunan Thedosius Limanı’nın bulunduğu semtti. O zamanlar "Vlanga", "Ulanka" veya "Langa" adları ile anılan semt Antik Thedosius Limanı’na dökülen Bayrampaşa Deresi’nin getirdiği alüvyonlar ile dolunca bölge bu verimli topraklarından dolayı şehrin sebze ihtiyacını karşılayan belli başlı sebze bahçelerinden (bostanlarından) birisi haline geldi. Bugün tamamen dolmuş bulunan liman, 4. yüzyıldan itibaren önemli bir liman olarak kabul edilmeye başlandı. Tarihçiler, kaynaklarda bu limanın daha çok Mısır’dan gemiler ile gelen buğdayın boşaltılması için kullanıldığını ve Langa’da buğday ambarları bulunduğunu belirtmişlerdir. Semtin ismi olan Langa’nın kökü olan "Vlanga" Yunanca’da "dışarısı" anlamına gelir. Buradan da anlıyoruz ki Langa, Bizans surları içerisinde yer alan bir yer değildi. Vlanga isminin 12. yüzyıldan itibaren kullanılmaya başlandığı düşünülür ise semtin bu tarihten önceki isminin ne olduğu hakkında herhangi bir bilgimiz olmadığı açıktır. Burası işlek bir liman ve sebze bahçesi olmasının yanında aynı zamanda imparatorların köşk olarak da kullandığı bir yerleşim bölgesiydi. Bizans döneminde burada ilk köşk İmparator I. Andronikos Komneneos tarafından 1183-1185 yıllarında yaptırılmıştır. 13. yüzyıldan itibaren ise burada Konstantinopolis’in Yahudileri yerleşmeye başlamışlardır. Osmanlı döneminde ise İstanbul’un alınmasından sonra semtin sur içinde bulunan kısmına "Küçüklanga Bostanı", sur dışında kalan kısmına ise "Büyüklanga Bostanı" deniyordu. 15. yüzyılda sur dışında kalan Büyüklanga Bostanı’nın doğusu ve batısı da duvarlarla çevrilmişti. 16. yüzyılda ise semte yeni bir sur daha eklendi. Bugünkü Yenimahalle İstasyonu’nun bulunduğu bölge ise denizin doldurulması ile elde edilmiş bir yerdi. Günümüzde Langa Küçüklanga ise, bostanlarının anısını tarihe bırakmış ve ünlü bostanlarını sadece sokak isimlerinde yaşatır bir halde, yeşil saha olma özelliğini bile yitirmiş durumdadır. Burada sadece harap olmuş ahşap ya da kagir yapılar ile eski bostan arazisi bulunuyor. Langa’nın idari sınırları küçülmüş, son 30 yıllık süre içinde semte demografik zenginliğini kazandıran eski gayr-ı Müslim azınlıklarını yitirmiş ve artık konut bölgesi olma özelliğini nerede ise tümden yitirmiş bir semt konumunda. Bugün Yenikapı İstasyonu’ndan itibaren Mustafa Kemal Caddesi’nin ikiye ayırdığı Büyüklanga ve Küçüklanga birbirinden kopuk iki mahalle durumundalar. Küçüklanga doğuda Mustafa Kemal Caddesi, kuzeyde Küçüklanga Caddesi, güney taraftan da demiryolu hattı ile çevrilmiş bir halde. Halen bostan artıkları ile dolu bir saha görünümünde. Bazı depo ve eski, dökük binalar ile kötü bir yapılaşma görüntüsü çiziyor. Bir zamanlar burada yer alan ünlü, marul ile hıyarların yetiştiği eski bostanları ise artık yok, bir zamanlar ün salan bostanlardan kalan tek iz ad olarak "Langa Bostanları Sokağı". Mustafa Kemal Caddesi’nin doğusunda kalan Büyüklanga ise büyük bir değişim geçirerek bugüne gelmiş, halihazırda giderek bir konut bölgesi olmaktan çıkıp, Doğu Avrupa’ya yönelik ticaretin oluşturduğu dükkanlar, gıda ve giyim mağazaları, Doğu Avrupa’dan gelen turistlerin kaldığı oteller, ucuz lokantalar, büfe ve dükkanlarda çalışanlara, Doğu Avrupalı turistlere hizmet veren birahaneler ile bir iş merkezi haline gelmiş durumda. 1950’lerde Büyüklanga, ağırlıklı olarak orta gelirli Rum, Ermeni, kısmen Yahudi ve yanı sıra Müslümanların yaşadığı bir esnaf ve işçi semtiydi. Ancak İstanbul’un diğer semtlerinde olduğu gibi Anadolu’dan gelen göçler ile demografik yapı değişince, özellikle mahalledeki eski sakinler ile yeni gelen gençler arasında sürtüşmeler yaşanmış, bunun üzerine semtteki her kesimden (sadece gayr-i Müslimler değil Müslümanlar da) eski sakinler, buranın artık bozulmaya başladığını düşünerek, ya başka semtlere ya da yurt dışına göç etmiş ve o günden beri de semtin demografik yapısı sürekli değişim geçirmiştir. Bugün semtin eski sakinlerinden deyim yerinde ise, kalanlar bir avuç denilecek kadar azalmış durumda. Büyüklanga’nın sınırı batıda Mustafa Kemal Caddesi ile Aksaray’ın kesiştiği yere, kuzeyde ise Hayriye Tüccarı Caddesi, doğudaysa Koska’ya doğru uzanan Asya Sokağı ile çizilse de bu sınırın içine Kumkapı’daki Nişanca Mahallesi de girer. Langa, eski zamanlarda deniz tarafındaki surlar ile sona erermiş, bugün sözü edilen sahil surlarının yerinde "Langa Hisarı Sokağı" bulunuyor. Daha güneyde ise semtinki de dahil olmak üzere bölgenin nerde ise tüm trafik yükünü çeken dolgu saha ile Yenikapı sahil yolu yer alıyor. Burada bulunan ve Banisi Malkoç Süleymanzade Ebubekir Efendi olan ve yapım tarihi 17. yüzyıla kadar dayanan Malkoç Süleyman Ağa Camii, 1868’de Sahaflar Şeyhi Ali Hoca tarafından onartılmışsa da, ne yazık ki İstanbul’u vuran asıl deprem olan ve bize özgü tarih katili modernleşme politikalarının bir sonucu olarak, sahil yoluna kurban verilmiş ve büyük oranda ortadan kalkmış. Langa’daki-İstanbul’un diğer tarihi semtlerinde olduğu gibi-tek tarih cinayeti bu değil elbette. Semtin eski camilerinden birisi olan ve Mermerciler Sokağı’nda yer alması gereken ve I. Ahmed döneminde sarayın hesap işleri ile ilgilenen Muhasebeci Ahmet Efendi’nin yaptırdığı "Muhasebeci Camii" de söz konusu gelişmeler ile ortadan kalkan ve bugün yerini, küçük bir meydan ile bu meydanda bulunan bir kafenin aldığı yapılardan. Ünlü Vatan ve Millet Caddeleri’nin ekseniyle, Yenikapı sahil yolunun dayattığı yapılaşma ve betonlaşmayla, yoğun trafik akışına cevap vermek amacıyla açılan yollardan kaynaklanan tahribattan Laleli ile birlikte en çok etkilenen semtlerin başında Langa’nın geldiğini söylemek abartı olmaz. Langa’da bu afetten kurtulan tarihi yapılardan birisi semtin tarihinde önemli bir yeri olan Katip Kasım Efendi’ye ait Katip Kasım Efendi Camii’dir. Katip Kasım Efendi kimi kaynaklarda, II. Bayezid’ın 16. yüzyıl başlarında Sır Katibi olarak geçer. Kasım Bey hem bu semtte, hem de başka semtlerde kendine ait emlaklerinin gelirini semtteki mektep, çeşme, cami ya da mescit gibi binaların yapımını finanse etmekte kullanan ve bu nedenle semtle özdeşleşen önemli bir tarihi simadır. Semtteki sokak isimleri ise Cumhuriyet’in başında ve sonrasında yaşanan isim değiştirmelerden pek etkilenmemiş ve semtin tarihi kimliğini aksettiren isimlerdir. Örneğin burada bulunan Hadım Odaları Sokağı’na ismini veren Hadım Odaları hakkında bilgi yoktur. Muhtemelen saray haremindeki hadımağalarının vakfettikleri gelirler ile inşa edilmişti. Semtteki diğer tarihi sokak isimleri ise daha çok eski esnaf isimlerini taşır: Sepetçi Selim Sokağı, Beşikçi Sokağı, Mermerciler Sokağı, Hayriye Tüccarı Caddesi, Natırkızı Sokağı bu tür sokaklardır. Bugün semtte bulunan ve günümüze kadar ulaşan başlıca tarihi yapılardan birisi olan "Ayios-Teodoros Rum-Ortodoks Kilisesi"nin bulunduğu "Alaca Camii Sokağı"na ismini veren mescit ise ne yazık ki 18. yüzyıldaki yangınlardan birisinde tamamen yandığı için günümüze kadar ulaşamamıştır. Yenikapı’da eserler Mahalleye ve limana adını veren soylu Elefterios’un mermerden
bir heykeli, dibi taş döşenmiş olan bu limanı süslüyordu. Heykelin bir elinde
sepet, diğer elinde ise buğday başaklarındaki daneleri ayırmaya yarayan bir
tırmık tutuyor olarak tasvir edilmesi, bu limanın şehrin buğday siloların da
bulunduğu bir bölge olduğu, özellikle de bu yönü ile öne çıktığının en önemli
göstergesi sayılmaktadır. Limanın dolma nedeninin Taurus Forumu’ndan çıkan toprakla dolgu yapılması ile değil, Likos (Bayrampaşa) Deresi’nin getirdiği alüvyonlar ile dolması olduğu daha mantıklı bulunmaktadır. Bu nedenle limanın dolmaya başlayan batıdaki kısmı İmparator I. Theodosıus tarafından ıslah edilmiş ve doğudaki Eleutherius bölümü ile arasına bir duvar çekilerek ayrılmıştır. Bu olaydan sonra ise limanın bu bölümü Theodosius’un adı ile anılır olmuş. Eleutherius Limanı’nın gerisinde Horrea Aleksandirina (İskenderiye buğday silosu) ile Thedosius buğday silosu bulunuyordu. Buralar bugünkü Yenikapı ile Langa’yı kapsayan bir alandı. Bugün bu limandan hiçbir iz bulunmuyor. Liman daha Osmanlı’nın İstanbul’u aldığı zamanda bütünü ile dolmuş bulunuyordu. Ve o zamanlardan burası tarım yapılan bir arazi konumundaydı. Eski limanları şehir tarafından çeviren surların kalıntıları ise kıyının iç bölümlerinde bile bugün dahi görülebilir durumdalar. Önceleri (Osmanlı döneminde) limanların girişinde bulunan çifte kulelerden birisinde Bizans İmparatorlarından II. Mihael adına, buranın onarımını yaptırtmış olması nedeni ile bir kitabe bulunuyormuş. 1955 yılında şehrin tarihi dokusu açısından bir afet haline gelen Yenikapı sahil yolu, şehrin tarihi yerleşimini hiçbir biçimde göz önüne alınmadan yapıldığından limanın son kalan izleri de kıyının çok uzağında kalmış ve bugün görülemez olmuştur. Osmanlı tarih yazımı açsından ayrıcalıklı bir yere sahip olan ünlü tarihçi Hammer burada 1820’lerde eski limanın bulunduğu yerde üç ayazma bulunduğunu yazar. Bu ayazmaların nerede kaldığı tam olarak bilinemiyorsa da muhtemelen Langa’da yer alan iki ayazma bunlardır. - Eletherius Sarayı Cami ve mescitler Katip Kasım Camii küçük ve basit bir yapıdır. Eski binadan ancak pencere üstlerindeki tuğladan basık kemer izleri durmaktadır. - Malkoç Süleyman Ağa Camii Cami zamanla harap olmuş, kapı kitabesinde belirtildiği gibi 1868 yılında Sahaflar Şeyhi Hoca Ali tarafından yenilenmiştir. Fevkani olan caminin altında dükkanlar bulunmaktaydı. Kagir olarak yapılan cami zamanla harap olmuş, Aksaray-Yenikapı yolu açılırken arsanın bir bölümü yola alınmış, bir kısmı da yeşil saha olarak kullanılmıştır. - Dülbentçi Hüsameddin Mescidi II. Mahmud zamanında, 1815 senesinde bir kez onarım görerek yenilenmiş, ancak sonraki yıllarda yeniden harap duruma düşmüş, son olarak da arsası satılmıştır. Nişanca yangınında harabeye dönen cami onartılmamış, arsası Vakıflar Müdürlüğü tarafından bir şahısa satılmıştır. Ondan da bir başkası satın almış ve bir dükkan yaptırmış, banisi olan zatın kabrini de taşla çevirterek koruma altına almıştır. 1945-48 yıları arasında bölge halkı, zata evliya muamelesi yapmış ve kabrinin bulunduğu yerde adak mumları yakılmıştır. - Alaca Mescid - Nişancı Mehmed Paşa Camii Yapının avlu tarafında, ortada yer alan mermerden bir fıskiyeli havuz, sol tarafında ise abdest alınan bölüm bulunur. Dıştan batı cephesinde mermer bir tuğra dikkat çekmektedir. - İlyas Efendi Mescidi - Şâh-u Gedâ Mescidi "Ruhuna itdi du’â didi Hüdâyi tarih Yapım tarihi hakkında net bir bilgi yoktur, ancak 16.yy’da yapılmış olduğu sanılmaktadır. Duvarları kesme taş ve tuğladan olan bu fevkani caminin son cemaat yeri ise ahşaptandı. Şah-u Geda manzumesinin yazarı Yahya Bey ünlü bir şairdir ve Arnavut asıllıdır. Hadika’da hakkında hayli kapsamlı bilgi verilmektedir. Buna göre kendisi de bir Yeniçeri kâtibi olan Şehabettin Bey’den ders almış, Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki edebiyat çevrelerine girmiş ve dönemin şairleri ile yakınlık kurmuştur. Dönemin büyüklerine ve Sultan Orhan’a kasideler yazmış ve bunlar çok beğenilmiştir. Sultan Bayezid vakfının mütevellisi yapılan ve kendisine yirmi bin akçe bahşedilen şair döneminde çok beğenilen bir kişiymiş. Bu mescidin hangi nedenle günümüze ulaşmadığı bilinmemektedir. - Etyemez Tekkesi Mescidi - Üsküblü Mescidi Mescidin yapım tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak
eserlerin tümünün, vakfiyesinin tescil edildiği 1479 tarihinden önce yapılmış
olduğu kesindir. Duvarları kagir, çatısı ahşap olup, minaresinin kalın gövdeli
olduğu bilinen cami günümüze ulaşmamıştır. - Bostan Camii - Muameleci Mescidi - Muhasebeci Camii - İyine Bey Mescidi - Mercimek Tekkesi Yakınında bulunan Alaca Mescid’in adıyla da anılan tekkenin ilk postnişini Şeyh Osman Hilmi Efendi’nin halifesi Şeyh Mehmed Sadık Efendi olmuştur. Adı geçen şeyhin aynı zamanda tekkenin banisi (yaptıranı ve kurucusu) olduğu düşünülmektedir. Nitekim tekke Osmanlı dönemindeki bazı tekke listelerinde “Şeyh Sadık Tekkesi” ve “Şeyh Sadık Efendi Tekkesi” isimleri ile zikredilmiştir. Bulunduğu semtle birlikte 1918 tarihli Aksaray yangını esnasında yok olan tekke, tekrar inşa edilerek kazanılma yoluna gidilmediğinden günümüze ulaşmamıştır. E. H. Ayverdi’nin “19. Asırda İstanbul Haritası” adlı eserinde bir Rıfai Tekkesi olarak adı geçen tekke, yangın sonrası hayli değişmiş olan çevreye göre konumlandırılmakta, bu haritada tekkenin bulunduğu alan Alaca Mescit Caddesi ile Tekke Sokağı’nın kavşağında gösterilmektedir. - Kürkçübaşı Sokağı Çeşmesi Kiliseler - Surp Sarkis Kilisesi Kilisenin inşa tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte, Fatih döneminde bu kilisenin Ermenilere ait olduğu ve Yenikapı’da yer aldığı, Erivan Yazma Eserler Kütüphanesi’nde yer alan bir kitabın içine düşülen nottan anlaşılmıştır. Nitekim Fatih Sultan Mehmed’in özel hekimi Amasyalı Amir Dovlat 1674 tarihli “Kirk Ramgagan” adını taşıyan eserinde bu kilisenin İstanbul alınmadan önce varolduğunu teyit eder. Kilise, 14 Temmuz 1606'da çıkan bir yangın nedeni ile burada yer alan dokuz Rum kilisesi ile birlikte yok olmuş, daha sonra yeniden onarılmıştır. Lakin İstanbul’u kasıp kavuran yangınlar nedeni ile kilise (dönemin ahşap ağırlıklı mimarisi de göz önüne alındığında) bir kez daha, bu kez 1642 senesinde geçirdiği yangın nedeni ile harap olacak derecede yanmıştır. Kilisenin yapımı ve onarımı için verilen izne rağmen dönemin tutucu kazaskerinin (Ermeni kaynaklarında kilise delisi olarak anılmaktadır) güçlük çıkarması nedeni ile onarımına ara verilmek zorunda kalmıştır. Kilise nihayet 1674 yılında yeniden inşa edilmiş, fakat sonraki yıllarda (17.yy’a kalmadığı Eremya Çelebi Kömürciyan’ın kitabında belirtilmiştir) henüz tespit edilmeyen ve tarihsel kaynakların da kesin bir neden gösteremeyişinden dolayı (Eremya Çelebi, İnciyan ve Hovennesyan, kilisenin son yıkımdan sonra onarım izni alınamaması nedeni ile sonraki yıllara kalamadığını belirtirler) net olarak bilinmeyen bir nedenle yine yıkılmıştır. - Surp Nigağoyos Kilisesi Kilisenin bir başka özelliği de, içinde o dönem Türkiye’de ilk matbaa açan Apkar Tıbır tarafından Ermenice kitaplar basan bir matbaanın açılmış olmasıdır. - Teodoros (Ayios) Kilisesi Kilise, 1583 tarihli Tryphon ve 1604 tarihli Paterakis listelerinde yer almıştır. 1645’te Kumkapı’daki yangında tahrip olan Ermeni kiliseleri ile birlikte Sultan İbrahim’in yazılı izniyle yeniden inşa edilmiş. 18. yüzyıl sonunda Balatlı Hoveannesyan’ın kaynaklarında “Langa taraflarında Ay Teodoros” ismiyle geçen kilise, kitabesinden elde edilen bilgilere göre 1830’larda yeniden inşa edilmiş, en son tüm İstanbul’u kasıp kavuran ve şehrin en büyük demografik zenginlik kaynağı olan azınlıkların büyük bir bölümünün göçlerine neden olan 6-7 Eylül olayları esnasında önemli ölçüde tahrip olmuş, ancak yenilenerek bugüne gelmiştir. Doğu-batı doğrultusunda dikdörtgen planlı olarak yapılan kilise, bazilikal plan tipindedir. İstanbul Deniz Otobüsleri Yenikapı İskelesi Günümüzde Yenikapı Günümüzde Yenikapı tarihteki kentsel çok kültürlülük işlevini bir ölçüde sürdürmektedir. Marmara kıyısında Mustafa Kemal Caddesi’nin açıldığı trafik kavşağı ve meydanın önünde deniz otobüsü iskelesi vardır. Sahil şeridinde Samatya’dan Kumkapı’ya kadar, sahil yolunun deniz tarafında, üstünde halı sahalar, Yenikapı, Aksaray yerleşmesinin denize açılan kapısı, tren istasyonunun da bulunduğu bir ulaşım kavşağı ve denize bakan kahvelerin, gazinoların olduğu az nüfuslu bir semt olarak kalmıştır. Turistik tesisleri, küçük büfeler, oturma yerleri bulunan düzenlenmiş bir yeşil şerit görülür. Altta sahil yolunun tren yolu tarafında restoran, kahve ve gazinolar birbirini izlemektedir. Yenikapı İstasyonu’nun çevresinde küçük bir yerleşme bölgesi vardır. İskele Meydanı veya Yenikapı Meydanı da denilen, sahil yoluna Mustafa Kemal Caddesi’ne, buradan Aksaray ve Unkapanı üzerinden Beyoğlu yakasına ulaşımını da sağlayan geniş ve yeşillendirilmiş kavşak, yoğun trafiğe rağmen çevreye ferah bir görünüm vermektedir. İstasyonun altında bulunan “Gar Gazinosu” ve karşısında, meydanın kuzey doğusundaki “Çakıl Gazinosu” çevrenin en eski gazinolarıydı. Yakın zamanda Çakıl Gazinosu’nun binasının ek bölümünde “Bazaar” adlı turistik amaçlı bir küçük çarşı açılmıştır. Yenikapı günümüzde ağırlıklı olarak ulaşım ve trafik kavşağı işlevine sahip, konut bölgesi olmayan bir geçiş semtidir. Yenikapı’da eğlence anlayışı Bu süreçte Yenikapı’da zaten değişim süreci içerisinde olan eğlence sektörü yön ve biçim değiştirmiştir. Böylece daha önceleri meyhane olan yerler birahane ve içkili restorantlara ve barlara, gazino ve pavyon türü eğlence yerleri de gece kulübü ve diskolara döüşmektedir. Eskiden beri canlı bir eğlence hayatının merkezi konumunda olan Yenikapı formel küreselleşmenin ortaya çıkardığı Etiler ve Tarabya’daki eğlence yerlerinin müşteri kitlesinden farklı bir toplumsal gruba hitap eden, enformel eğlence sektörünü oluşturmuştur. Buralarda özellikle Ukrayna ve beyaz Rusya’dan gelen kadınlar dansçı, revü yıldızı, çoğu zaman da hayat kadını olarak eğlence sektöründe yerini almıştır. Gece hayatının her zaman bedenle ve bu anlamda sosyal
ihtiyaçlar ile ilişkili olduğu genel bir kabuldür, ancak günümüzde eğlence
sektöründe nerede ise yegane amacın bu olduğu yönünde bir kanı mevcuttur. Melek
Güneş’in, konunun bu yönüne dikkat çeken ve İstanbul Dergisi’nde yer alan “Gece
hayatı gündüz de yaşanır” başlıklı yazısında, Yenikapı ölçeğinde yabancı
kadınlar dolayımında yaşanan bu haz merkezli eğlence anlayışına yönelik önemli
tespitlere yer vermektedir. Cinselliğin yaşadığımız zaman diliminde insanları
oyalayan ve bu anlamda da kentsel hayatın önemli bir vechesi olan kamusal hayata
aktif katılım ve bunun üzerine kurulan demokratik özgürleşim fikrinin tam tersi
etki yaratarak bireyleri pasifleştirip, salt bir haz tüketicisine dönüştüren
futbol, fiesta ve acılı müzikten sonra dördüncü bir boyutu olduğunu belirten
yazar bir uçtan diğerine salınan bir süreçten söz açar: “İnsanlık, bedeninin
cinsel bir varlık olduğunun inkar edildiği dönemlerden geçti. Bunun sonucu
ortaya çıkan kısıtlamalar epeyce ele alınmıştır, hatta özgürlükçü literatürün
önemli bir kısmının buna ayrılmış olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ancak
şimdilerde tam aksi bir süreçten geçiyoruz ve bedenin cinselliğinden bağımsız
bir varlık olarak algılanması söz konusu olamıyor… Beden, esas olarak ve hatta
bazen sadece cinsellikten ibaret bir varlık olarak algılandığı için, örneğin
spor gibi bedenle ilgili eğlenme biçimleri de gitgide cinselleştiriliyor. Yani
uzun lafın kısası, cinselliği ve dolayısıyla cinsiyeti hatırlamadan eğlenmek çok
zor, neredeyse imkansız.” Türkiye’de de batılılaşma etkisiyle dönüşüme uğrayan eğlence anlayışı “beden” üzerine kurulmaya başlanmıştır. İşgal dönemi İstanbulunun gece hayatını renklendiren Ruslar o dönemde toplumun geleneksel ahlak değerlerinde Batı’ya açık kesimler düzeyinde çözücü bir etki yapmıştı. O dönemde bu anlayışın ifade bulduğu “Direklerarası”nda eğlencenin vazgeçilmez unsuru olan Kantocu kızların yerini, bugün Beyaz Rus, Ukraynalı ya da Doğu Bloku ülkelerinden gelen revü ya da dansçı kızlar alıyor, müzikten çok kadınların vücut hatları müşteri çekiyor. Kantocu kızlar nasıl o dönem “aşk skandallarına” yol açarak aile yaşamında sarsılmalara yol açtıysa, günümüzde de Yenikapı-Aksaray hattındaki eğlence yerlerine müşteri toplayan yabancı kadınlar, toplumsal dokuda, özellikle aile hayatı üzerinde çözücü bir etki doğuruyorlar, anomi dediğimiz değer karmaşasının şiddetlendirici bir katalizörü oluyorlar. Tüm bu etkenler sonucu özellikle Yenikapı’daki eğlence yerlerinde öbekleşen yabancı kadınlar, bir yandan semtin eski kozmopolit ve eğlence merkezi konumunu yeniden tahkim ederken, aynı zamanda dışlama mekanizmalarının, kimliksel kodlamaların ve bu anlamda “ötekileştirme”lerin de boy hedefi haline geliyorlar. İrvın Cemil Schıck’ın, başkalaştırıcı zihniyet yapısının Osmanlı toplumsal yapısına bütünü ile erotize edici bir anlayışla yaklaşmasını konu edinen, “Batının Cinsel Kıyısında” kitabında sözünü ettiği bu bakış, bugün tarafımızdan söz konusu eğlence yerlerindeki kadınlar üzerinden tüm Doğu Bloku kadınlarına transfer ediliyor ve tüm Doğu Bloku kökenli kadınlar “nataşa” adı ile kodlanarak ötekileştiriliyor, tüm yabancı kadınlara hayat kadını imiş gibi bakılıyor. Bu da semte yabancılar eli ile iade edilen kozmopolit yapının, çok kültürlülük potansiyelinin ortadan kalkmasına ve konunun bir asayiş konusu haline gelmesine yol açıyor. Hazırlayan: Dilaver Demirağ, Kentim İstanbul Semt Kitapçıkla
|
yazışma ve iletişim